12 Kasım 2009 Perşembe

Andıççı Başbakan Aranıyor!

Genel Kurmay Başkanlığı, yıllardır internette bazı siteleri “ya şundandır ya bundan” diyerek andıçlıyormuş. Bir de üstüne üstlük “sözüme gelin” diye de farklı isimlerle internet sitesi kuruyormuş...

Korkunç iddialar böyle...

Bu basında yer alınca kıyamet koptu.

Hani yer yerinden oynamadı, taş üstünde taş kaldı ama olsun işte bazıları kıyamet koptu sandı.

Bazıları da “ilk kez görmüşmüş” gibi hayret ve dehşet içinde kaldı.

Nasıl olurmuş muş da muş muş...

Olur, benim canım okurlarım...

Bu ülkede siyasiler gazete kuruyor...

İşadamları kuruyor...

Kendi istediklerini şapır şupur yazdırıyorlar/yazdırtıyorlar, hatta hararetli şekilde tartıştırıyorlar...

Kamuoyu oluşturuyor, dilediği ürünü pazarlıyor, dilediği hükümeti deviriyorlar...

Bazen radyo kuruyor, bazen televizyon...

Hepsi de “borazancının borusu” gibi öttükçe ötüyor...

Halk ise “basın susturulamaz” diye fikir özgürlüğünden dem vuruyor.

Ne bilsin ki “borazancının borusu, borazancıya göre öter” halka göre değil, millete göre değil, devlete göre değil, vatana göre değil, fikir özgürlüğüne göre değil...

Bunun iyi bilinmesine rağmen bazı gazetelere, radyolara, televizyonlara veya internet sitelerine anlaşılmaz anlamlar yüklerler.

Yok, işte o gazeteler gazete değil...

O televizyonlar televizyon değil...

O radyolar radyo değil...

Ve andıçta olduğu gibi o internet siteleri site değil...

Bütün bunlarda kalem oynatan, her fırsatta cav cav bağıranlar da ne yazar, ne gazeteci...

Burada halka iş düşüyor...

Kim ne diyor, niçin diyor, nereden besleniyor, neden bir yerleri yanmışçasına bağırıyor iyi tahlil etmeli.

Andıç sadece bir kurumda, iki kurumda olmaz ya, borazancıların andıcı yok mu?

Borazancıların kurdurduğu gazete, radyo, televizyon veya internet sitesi yok mu?

***

Biz gelelim andıç emrine...

Genel Kurmay, internet andıcının “başbakanlığın emriyle” yapıldığını söyledi...

Yani yasadışı bir işi emreden başbakanmış...

Ama hangi başbakan...

Önce 2007 yılında diye tarih verildi...

O tarihte “Demokratik açılım” ve “darbelere karşı” duruşuyla gönüllerde taht kuran Recep Tayyip Erdoğan başbakandı ve onun da böyle kanunsuz bir emir vermesi beklenemezdi...

Hemen düzeltme girildi.

Tarih 2000’miş...

Yani merhum Bülent Ecevit’in hasta yatağında ülke idare ettiği yıllar...

Devlet Bahçeli ve Mesut Yılmaz’ın korumalığında hükümet edildiği zaman...

Bahçeli’den ses çıkmadı ama Mesut Yılmaz “yok böyle bir şey” dedi...

Sonra merhum Bülent Ecevit’in müsteşarı da “yok canım, ne alaka, kel ve keltoş alaka” dedi...

Başbakanlık da araştırdı, soruşturdu, arşivin tozlu raflarını karıştırdı ve Ecevit’in “interneti andıçlayın kardeşim” türü bir emrine rastlamadı...

Başbakanlık, Genel Kurmay’a “hele size zahmet, bana eziyet o elinizdeki talimatın tarih ve numarasını verin de bizim evrak kayıtçıyı uğraştırmayalım” dedi ama iyi mürekkep kullanılmadığından tarih ve sayısının net okunmadığı anlaşıldı.

Yoksa ne diye kaç gündür tarih sayı başbakanlığa ulaşmasın ki, siz de her şeyin altında buzağı arıyorsunuz...

Hem “Başbakanlıktan emir geldi” derken, hangi başbakan olduğu, hangi başbakanlık olduğu belli mi?

Çiçek gibi darbeciler bu ülkede “kartvizit” basıp, kendilerini devlet başkanı olarak görüyorlar da, başbakan gören çıkmaz mı?

Çıkar elbet...

Ama emir oradan olmayabilir de...

Belki Portugay Başbakanı “interneti andıçlayın” diye kendi emrindeki görevlilere söylemiştir, yazı yanlışlıkla bize gelmiştir.

Şu mailler hep yanlış gidiyor bu günlerde...

Baksana demokrasinin ırzına geçecek darbe planları da bir avukatın bürosunda çıkıyor.

Silah ve mühimmatlar depo yerine yerden fışkırıyor...

Darbe günlükler gazetelerde yayınlanıyor...

Telefondaki küfürler televizyonda yayınlanıyor...

İnterneti andıçlamadan önce bu virüsten kurtulmak gerekiyor yoksa ABD Başkanı Obama’nın talimatları da yanlışlıkla Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’ne gider de alimallah Tapu Kadastro İsrail’e memur çıkarır...

Olur, mu olur.

Burası sanal âlem ve sanal âlemde her an her şey olabilir.

Gerçeği görmemize az kaldı ama hele şu demokratik açılımın kapağı açılsın siz o zaman görün darbe heveslilerini, andıççıları, mandacıları, kuzu çevirmecileri...

Ve daha bilmem kendisini bir halt zannedenleri...

Hele şu kutu açılsın...

İyisi mi açtırmayın kutuyu, söyletmeyin kötüyü...

Bu söz buraya uydu mu bilmem ama uysa da söyledim, uymasa da bana ne bana ne ben oynamıyorum, çay içmeye gidiyorum.

Hadi bana müsaade bana Portugay Devlet Başkanından bir emir gelmiş de hele bakayım ne diyor, görüşürüz benim canım okurlarım...

Cenk Gülen
12 Kasım 2009

Benim memurum senin memuru döver!

Dün Milliyet’te yer alan habere göre memurluk sistemi değişiyor. Bu değişim beraberinde önemli bir reformu getirecek gibi. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu değişirse “iki tür memur” gündemimize girecek. Birisi “uygulayıcı memur” bir diğeri “devlet memuru” şeklinde olacak.

Devlet memurunu zaten biliyoruz...

İki yakası bir araya gelmeyen...

Borç içinde yüzen...

Aybaşında alacağı üç kuruş maaşla hangi borcunu kapatacağını, hangi ihtiyacını gidereceğini düşünen “bordro mahkûmu” olan kişilerdir devlet memuru dediğimiz...

Elbette “yüksek maaş” alıp, çok da iş yapmayanlar da var...

Yüksek maaş alıp, aldığı maaşın hakkını verenler de...

Ama genelleme yapınca “iki yakası bir araya gelmeyenler” diye devlet memuruna deneceği açıktır.

Peki değişiklik olursa “uygulayıcı memur” nasıl olacak?

Uygulayıcı memurlar, aynı zamanda “hükümetin memurları” adıyla da anılacak.

Yani hükümet değişikliğinde bakanlar kurulu gibi, uygulayıcı memurlar da açıklanacak...

Genellikle bu göreve getirilecek kişiler, üst makamlar da görevlendirilecek...

Müsteşar olacaklar mesela, belki genel müdürü, belki bölge müdürü...

Bir başka deyişle “iki yakası bir araya gelmeyenler” için hükümetin memuru alternatif olmayacak.

Onların yine iki yakası bir araya gelmeyecek...

Alanında uzman veya “dayısı olanlar” hükümetin memuru olarak görevlendirilip, bol maaşla iktidar süresince keyfine keyif katacak.

Kötümser olmayalım, belki de uzmanlığı nedeniyle “çok güzel işler”e imza atacak...

Tıkanıklığı giderecek...

Bürokrasinin engel olduğu işler bir çırpıda düzelecek...

Hükümetin güzel işler yapmasının önünde takoz olmayacak...

Bazen de hükümetlerin “kötü işlerine” alet olacak...

Yani “yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal” şeklinde değerlendirmek yanlışsa da, “hükümetine göre memur” atanacağından uygulama bazen iyi sonuç verecek, bazen kötü...

Belki de üst makamların Ergenekon gibi oluşumlara “bilgi sızdırması” veya “kaynak aktarması” ya da “kanunsuz dinlemesi” da böylece önlenecek.

Ya da daha kötüsü olacak...

Belki de “benim memurum işini bilir” sözü ilk kez gerçek olacak.

Elbette 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda yapılacak değişiklik sadece “Devlet-Hükümet Memuru” düzenlemesi değil, daha başka değişiklikler de yapılacak ve bu değişiklikler genelde “kabul” görecek.

Çok tartışılacak kısım “Devlet-Hükümet Memuru”nda olacak...

Hükümette AK Parti olduğunda “AK Partili Uygulama Memuru” görev alacak, CHP olduğunda (olmaz ya) “CHP’li Uygulama Memuru” veya MHP olduğunda “MHP’li Uygulama Memuru” görev yapacak.

O zaman AK Partililer CHP’nin talebine, CHP’liler MHP’nin talebine nasıl karşılık verir, öncelikler neye göre belirlenir bilinmez elbet.

Bilinense her parti kendi dönemindeki “memurunu” övmek zorunda kalacağıdır.

Hatta bazen iş o hale gelecek ki, “benim memurum senin memurunu döver” diye mecliste hararetli tartışmalar bile olacak.

Peki sevmediğimiz koalisyon hükümetleri işbaşına gelirse “hükümet memuru” nasıl olacak?

Kolayı var, hükümeti kuran kaç partiyse “parsel parsel parsellenir, her kuruma atama yapılır”

Bundan kolay ne var...

Alırlar ellerine bakanlık ve genel müdürlük listelerini...

Ortadan bir yatay, bir de dikey çizgi çizerler...

“Bizim partiye şunlar düştü” diyerek “partinin memurunu” atarlar, sonra da “partinin memurlarının toplamından hükümetin memuru” ortaya çıkar ve liste halinde açıklanır...

Demokraside çare mi tükenir?

Öyle yapacağınıza, memurları “saçma emir veren” yöneticilerden kurtarın...

İnisiyatif kullanma hakkını verin!

Özgür bırakın, gelişmesine katkı sağlayın, maaşını yeterli derecede verin bakın ortaya ne memurlar çıkıyor.

Elbette her iktidar kendi memuruyla çalışmak ister. Bunun yasal olup, olmadığını boş verin, ideal olanın böyle olduğu bellidir.

Ancak, her iktidarla birlikte “geleceğiyle oynanan memurlar” yığınına yeni ekleneceklerle Türkiye’yi çok daha zor günlerin bekleyeceğini de unutmayın.

Yıllarca emek verip, kafa patlatıp kendisini yetiştiren insanlarımız, sırf “şu parti atadı” diye bir başka yerde iş bulamayacak, hayatının en verimli zamanında “güdük” kalmak nedir tadacaktır.

Yoksa “benim memurum senin memurunu döver” demek çok kolay, belki de gerçekten döver.

Ama biz dövülmekten çok çekmiş bir milletiz.

Bize ayrım yapmadan hizmet verecek memur lazım.

Naif Karabatak

At artık imzanı, git bir an önce

Dün bütün Türkiye’nin gözü Albay Dursun Çiçek’in İstanbul Adliyesi’nde verdiği ifadeydi ve elbetteki ifadeye attığı imza ve sonrasında tutuklanma talebiyle mahkemeye sevk edilmesi ve oradan da önceki gibi “jet” karar çıkıp çıkmayacağıydı...

Herkesin gözü kulağı televizyonlardaydı.

Bense Gaziantep’te olduğumdan “pek de sağlıklı ve zamanlı” olmayan bilgiler aldım...

İfadeye dün gideceğini biliyoruk...

Hani “çağrı” eline geç ulaşmıştı.

Bütün gazeteler çarşaf çarşaf yayınlamış ama nasılsa albayımız bunları görmemişti...

Hem resmi davet gelmeliydi...

İtinayla açmalı, su gibi okumalı ve eve hazırlanmak için gitmeliydi...

Askeri elbiseyle sivil mahkemeye gitmek şık olmazdı...

Şöyle özenle hazırlanmalı, cillop gibi takım elbise çekilmeli, kravat unutulmamalıydı...

Saçlara hafif jöle diyeceğim ama jöleyi israf edecek saç olmadığından bunu geçiyoruz.

Sonra sinek kaydı bir traş olmalı, her zamanki asık yüzlü görüntü yerine daha kendinden emin veya daha bitkin görüntü verilmeli...

Aylardır onun imzası tartışılıyor...

Fotokopisi tartışıldı...

Kurus sıkısı tartışıldı...

Islak imzası tartışıldı...

Sonra farklı imzaları tartışıldı...

Bu ifadede de özenle imza atılmalıydı...

Şöyle hem ıslak, hem kuru, hem farklı, hem çetrefilli, hem değişik, hem ilginç...

Hepsini bir arada yapmalıydı...

Bütün hazırlıklar tamamdı.

Traşını olmuş, takım elbisesini giyinmiş, kolonyasını bile sürünmüştü.

Birden kulağına hoş bir ezgi geldi, dinlemek istedi...

***

Nikah masasına oturdun işte

Dayanmak çok zormuş böyle sevince

Sana mutluluklar sözüm kardeşçe

At artık imzanı git biran önce...

***

Evet gitmeliydi...

Bütün Türkiye’nin gözü onun üzerindeydi...

Çok şöhret olmuştu...

Artık adı ezbere biliniyor, imzası bile taklit edilebiliyordu...

Gitmeliydi...

Kameralara poz vermeliydi...

Son poz olsa da...

***

Zaten dün kendisine ne demişlerdi kışlada;

Nikahına beni çağır sevgilim

İstersen şahidin olurum senin

Bu adam kim diye soran olursa

Eski bir tanıdık dersin sevgilim

***

Elbette buradaki “sevgilim” ona hitap değildi ama “sevgi” sözcüğü olduğu doğruydu.

***

Sonra ne demişlerdi;

Hayaller kurardık biz yıllar önce

Hiç yoktu hesapta ayrılık bizce

Bilirsin ne kadar görmek isterdim

Beyazlar içinde seni öylece”

***

Evet beyazlar giymeliydi...

Ne hayaller kurmuş, ne görevlendirmeler yapmışlardı.

Hayat işte...

Her kuşun eti yenmiyor demek ki...

Bu millette demokrasiyi çok içine sindirdi canım.

Olmuyor ki böyle...

***

Ne yani;

Garibin biriysem sevemez miyim

Aşkla karın doymaz diyen ben miyim

Şimdi çok zenginsin ben ayrı garip

Sana bir buket gül veremez miyim

***

Verirsin, bir buket gül de, bir roket mermi de...

İnsanlar sevdiklerine vazgeçemediği şeyleri verirlermiş ki değeri olsun...

Boşver sen bunları at artık imzanı da git bir an önce...

Nasılsa kurban sen seçildin!!!

Bir tek sen masum değildin!!!

Herkes masumdu, herkes suçsuz...

Sen at imzanı ve git bir an önce...

Naif Karabatak
12 Kasım 2009

11 Kasım 2009 Çarşamba

Dersimiz geçmişine sövmek

“Bir zamanlar yurdumuzda bir başka devlet varmış. Başındaki padişah ne isterse yaparmış. Millet onun yanında köle imiş, kul imiş...”

***

Son yıllarda okul öncesi eğitimin önemi sıklıkla anlatılır.

Bizlerde minik yavrularımızın bir koşuşturma içerisine girmeden okulu “oyunda-oynaşta” şeklinde alışmasını sağlamak için savunur dururuz.

Peki, anasınıflarında minik yavrularımıza neler öğretiliyor, hiç merak ettiniz mi?

Elbette ki oyunlar, tekerlemeler, şarkılar, şiirler ve basit şekilde harfleri tanımalar...

Meğer başka şeyler de öğretiliyormuş...

Geçmişine sövmek mesela...

Geçen gün tatlı mı tatlı Kerim adlı anasınıfı öğrencisiyle tanıştım...

Bildiği şarkıları derme çatma söylüyor, bütün şirinliğini gösteriyordu.

Bir de anasınıfında öğrendiği şiiri okudu...

Belki de ben ilk defa bu kadar “haince” bir şiiri dinlediğim için şok oldum, tekrarlattırdım ve not aldım...

Sonra eve geldiğimde internete girip şiir denen saçmalığın aslına ulaştım.

Yazının başına aldığım saçmalık meğer “Cumhuriyet Bayramları”nda sıkça okunan, okutulan ve adına şiir denilen sövgüymüş.

Demek ki ben Fransız kalmışım...

Bu saçmalığı ve devamında gelen kendi geçmişine sövgüyü İ.Hakkı Talas kaleme almış...

Kimdir, necidir, bu tür saçmalıklardan ne kazanmıştır, geçmişine sövdüğü ve sövdürttüğü için ne ödüller almıştır bilemem, merak da etmiyorum, umurumda da değil.

Ama merak ettiğim, bir insan kendisine, kendi atasına, geçmişine nasıl sövdüğüdür.

Oysa geçmişine söverek gelecek kurulamayacağı çok açıktır.

Henüz hiç bir şeyden haberi olmayan minik yavruları, 7 kıtada at koşturmuş cihan padişahlarını düşman göstermekle ne kazanılıyor, ne umuluyor doğrusu çok merak ediyorum.

Ne umuluyor sahi?

O minik bedenler, Osmanlı’ya, bizim atalarımıza, bugünlere gelmemize katkı sağlayanlara, bu topraklarda yaşamamıza sebep olanlara, tarih ve kültürümüzü borçlu olduğumuz mübarek insanlara düşman etmekle ne kazanılır?

Elbette her padişah mübarek değil, elbette her Osmanlı “masum” değil, hangimiz masumuz ki...

Ama bu Osmanlı’ya sövmeyi ödev haline getirmeye yeterli sebep değildir.

Türkiye Cumhuriyeti’ni övün...

Demokrasiyi tüm yönleriyle anlatın...

Darbecilere sövün sövebiliyorsanız...

Cumhuriyeti askıya alanlara verin veriştirin...

Çiçek gibi darbe planları yapanlara ne diyecekseniz deyin...

Ama cumhuriyeti öveceğim diyerek kalkıp geçmişinize sövmeyin/sövdürtmeyin...

Hele hele bunu bizim yavrularımızı kullanarak yapmayın...

Biz Osmanlıyı da severiz, Cumhuriyeti de, demokrasiyi de...

Biz geldiğimiz yeri unutmayız, geçmişimizi inkâr etmeyiz ve geçmişini inkâr edene ne denir onu da çok iyi biliriz.

***

Milli Eğitim müfredatı her zaman eleştiri konusu olmuştur.

Bazen kendilerinin maymundan geldiğini sanan enayilerin saçma sapan tezleri ders diye okutulur. Hayvan oğlu hayvan olduğunu iddia eden aptallar büyütüldükçe büyütülür.

Bazen darbe dönemlerini öven saçma bir tarih bilgisi ders diye okutulur, bazen demokrasi kahramanları aşağılanır...

Bütün bunları geçtik de, şimdi de ne zaman zırvalandığı belli olmayan bir şiiri anasınıfındaki minik yavrularımıza ezberleterek, kendi tarihine, kendi, atasına ve kendi geçmişine nasıl sövüleceğini öğretmeye çalışıyorlar.

Bugün sövgüyü öğrettiğiniz minik yavrular, yarın size söverse şikâyet etmeye kimsenin hakkı olmaz.

Cumhuriyeti sevdirmek için geçmişe sövdürmeye gerek yok.

Cumhuriyeti ve demokrasiyi ülkeye hâkim kılınması, onun güzelliklerini gösterilmesi ancak bütün bu değerlerimizi sevdirebilir.

Kulağınızı neden tersten kaşıyorsunuz anlamıyorum...
Naif Karabatak
11 Kasım 2009

9 Kasım 2009 Pazartesi

Ev sahibinin işine karışılmaz

Sevgili okurlarım, bugün sizlere bir hikâye anlatacağım, hele şöyle yanıma gelin de dinleyin.

Bir varmış, iki yokmuş... devamını da siz getirin de hikaye tekerlemesi melekeniz gelişsin...

Çoooook ama çoooook eski zamanlarda, padişahlığın hüküm sürdüğü, yedi kıtaya at oynatıp, yedi düvele korku saldığımız bir zamandı.

İşte böyle bir zamanda padişahlar tebdil-i kıyafet (yeni nesil için açıklama yapayım tanınmaz bir kıyafetle) halk arasına girer, halkın dertlerini, sıkıntılarını, sorunlarını ilk elden alırdı. Şimdiki gibi padişahlar kendi halkından korkmaz, yüzlerce hatta binlerce korumalarla çay- şeker almaya gitmezlerdi...

Hatta tuvalete bile yalnız başına gidecek kadar da korkusuzlardı hani...

İşte öyle zamanlardan birisinde padişahlarımızdan birisi tebdil-i kıyafet ederek halkın arasına karışmış, yolu bir Yörük çadırına düşmüşşş...

Ama başı kırılmamışşşş.

Rüyada değilmiş, düşmüşşşş....

Yörük çadırının ağası diyelim hadi Tanrı misafirini çadırın kapısında karşılamış. Yani kapının zili veya tokmağı olmadığından, ayak sesi üzerine kapının önüne çıkan Yörük ağası gelen misafiri karşılamış, başköşeye oturtmuşşşşşş.

Yani padişah oturmayı biliyormuş da, Yörük ağası sadece yer göstermiş, yoksa kolundan tutup bir köşeye oturtmamışşşş...

Gelen misafirin kim olduğunu, neci olduğunu, nereden gelip, nereye gittiğini ahret sorularıyla sorup bir güzel öğrendikten sonra sofrayı donatıp, misafirine elinin erdiği, gücünün yettiğince ikram etmiş...

Padişah sofrada bulunan çeşit çeşit yiyecekten mahcup olmuş, ve Yörük ağasının neden bu kadar masraf ettiğine acımış. Acımakla kalmamış bir de bunu Yörük ağasının yüzüne karşı söylemiş ve işte olanlar ondan sonra olmuşşşş...

-Ağam, neden bu kadar zahmet etmişsin, demesiyle boynunun köküne okkalı bir tokat yemiş.

Padişah ne olduğunu anlamadan başının üzerinde dönen civcivleri bir yana kovalamış ve Yörük ağasının neden tokat attığını öğrenmekte de gecikmemiş;

-Bizde ev sahibinin işine karışılmaz.

Padişah susmuş, mecburen çeşit çeşit yiyeceklerden yiyerek aç karnını doyurmaya uğraşmış ama tokadın cevabını vermek için, için-için yanmış tutuşmuş. Tebdil-i kıyafet olmayacaktı, “bre zındık” diye bağıracak, celladı çağırıp boynunu vurduracaktı ama olmadı işte, ah ulan ahhhh!

Ağama söyleyeyim, padişah içine dert ettiği tokadın acısıyla yemeğini yemiş, kahvesini yudumlamış ama fala baktıramamış, çünkü fala bakan kadın dereye çamaşır yıkamaya gitmişşşş.

Padişahıma söyleyeyim, yemek, kahve ve sohbet derken zaman epey ilerlemiş, nezaket icabı padişah olan tebdil-i kıyafetli vatandaş Yörük ağasına;

-İstanbul’a gelirsen seni de bizim fakirhaneye beklerim, diyerek davet etmiş.

Yörük ağası bu teklife olumlu yanıt vermiş. Padişah bir kâğıda adını ve adresini not etmiş. Tabii ki adreste Padişah sarayı olduğu belirtilmemiş, ama verdiği posta kodu padişahlığın konağını gösteriyormuş zaten. Burada bazı gıcıklar “yav o zaman posta kodu ne geziyormuş” deyip beni sinirlendirmesin...

Efendime söyleyeyim, tebdil-i kıyafetli padişahımız boynunun köküne yediği tokadın yürek acısıyla memleketinin yolunu tutmuş, bir türlü bırakmamış.

Bir süre sonra köşke geldiğini fark ederek, tuttuğu yolu bırakıp konağına girmiş.

Gel zaman, git zaman bir gün Yörük ağasının yolu İstanbul vilayetine uğramış. Belki de ithalat ihracat yapacaktır canım size ne?

Yörük ağası eline tutuşturulan kâğıtta yazılı adresi bulmak için deli dana gibi bir o yana, bir bu yana dönmüş durmuş.

Sonunda adreste yazılı semti bulmuş, bulmasına ama ortada fakirhaneye benzer bir yer yok, kocaman bir saray varmış.

Sarayın önünde sek sek sekerek, ara sıra bade dizerek bekleyen askerlerin dikkatini çekmeyi başaran Yörük ağasının imdadına yetişmişler.

-Bre ne deli dana gibi dönüp durursun, belanı mı arıyorsun, diye nazikçe sormuşlar. Hazır konuşmayı bilen birisini bulduğuna sevinen Yörük ağası, elindeki kâğıdı gösterince askerlerin rengi benzi atmış.

-Sana bu kağıdı kim verdi?

-İşte kağıtta adı yazan kişi verdi, benim misafirim ol dedi, demiş.

Askerlerden birisi derhal padişahın huzuruna çıkmış ve “bir Yörük ağası sizin misafiriniz olduğunu söylüyor” demiş.

Padişahın kaç gündür unutmak için çırpınıp durduğu tokadın acısı yeniden nüksetmiş ve sevinçle;

-Çabuk alın onu içeriye, diye talimatlandırmış.

Padişah ellerini ovuşturarak, boynunun köküne yediği tokadın intikamını almak için sinsi planlar kurmaya başlamışşşş.

***

Ağama söyleyeyim, Yörük ağasının geldiğini öğrenen padişah, askerlerine içeriye almasını emretmiş ve boynunun köküne yediği tokadın intikamını almak için sinsi planlarını kurmaya başlamış.

Padişahın huzurundan ayrılan asker derhal kapıya gidip, Yörük ağasına;

-Buyur, padişahımız seni bekliyor?

-Hııııı!!!!!

-Buyur dedik ya, padişahımız seni bekliyor.

-Yav ne padişahı. Ben kim padişah kim. Ben aynen benim gibi bir garibanla görüşmeye geldim. Şimdi padişahı boş yere sinirlendirip boynumun üzerinde duran kelleden olmayalım.

-Olmazsın olmazsın meraklanma. Bir kerem sen padişahımız efendimizin konuğusun, buyur sağdan git belki bir kese altın bulursun.

Yörük ağası ne olduğunu anlamamış ama mecburen önüne düşen askerin peşinden ıkına-sıkıla yürümüş, merdivenleri dizleri titreyerek çıkmış ve huzurun kapısında kalp krizinden ölecek hale gelmiş.

Asker, Yörük ağasından önce huzura girip, el pençe divan etmiş, müsaade istemiş. Padişah sinirlenerek;

-Kesin şu seremoniyi de konuğumuzu içeriye alın, diye aceleciliğini ortaya koymuşşş.

Ağama söyleyeyim, neyse sonunda Yörük ağası huzura alınmış, bir de ne görsün, çadırında misafir ettiği adam bu adam, pardon padişah. (İşte orada bu adamdan rektör, pardon padişah olmaz dememiş)

Selam, kelam, hal hatırdan sonra tokadın intikamını almak için yemek salonuna geçilmiş.

Sofrada kuş sütü hariç her şeyin olmasına özen gösteren padişah daha ilk etapta konuğunun “yav niye zahmet ettiniz” demesini boş yere beklemişşşş.

Konuk Yörük ağası sessizce sofraya bağdaş kurup oturmuş, padişahla birlikte yemeğe başlamış.

Karnın alabildiği kadar tıkınmış da tıkınmış.

Zavallı Yörük ağası hayatında görmediği yemeklerin hepsini birden midesine indirmek istiyor ama mübarek karın bu depo değil ya. (Demek ki o zamanda malın iyisini yüksek makamda oturanlar götürüyor, halkın ne yediğine ise bakmıyorlarmış. Yav bu fakirlerin kaderi niye böyle?)

Padişah boş yere “yav niye zahmet ettiniz ki” cümlesini yemeğin sonuna kadar sabırsızlıkla beklemiş ama konukta tık yok.

Padişah bu, başka planı mı yok ki...

Neyse yemekten sonra muhafızın kulağına eğilmiş, talimatını vermiş.

Altın fincanda kahveler gelmiş, Yörük ağası yine “yav niye zahmet ettiniz ki” dememiş, padişah kendi kendisini yemişşşş.

Ardından meyveler, tatlılar ve daha neler neler gelmiş ama bizim Yörük ağasının ağzından padişahın beklediği o sihirli cümle bir türlü çıkmamış.

O ara huzura padişahın yaverleri, sadrazamı falanda filan herkes gelmiş, maksat “yav niye zahmet ettiniz ki” cümlesini almak için.

Padişah bakmış böyle olmuyor.

İşi abartmaya niyetlenmiş.

-Bizde konuklara ikram diye değerli eşyalar kırılır, diyerek önce pahalı pahalı meyve tabaklarını kırarak kendince eğlenmiş ama Yörük ağasının hiç değilse “zahmet etmeyin” demesini istemiş ama yok, Yörük ağası asla padişahın ne yaptığına, ne ikram ettiğine karışmıyormuş.

Bu defa;

-Bizde değer verilen konuklara bir küp altın verilir demiş ve altını da ikram etmiş ama Yörük ağasının “yav niye zahmet ettiniz ki” demesi mümkün olmamış, sadece kuru bir teşekkür etmiş.

Padişah bu defa en değerli eşyaları kırmaya girişmiş, resmen işi dağıtmış.

İşte tam o sırada Padişah, babasından yadigâr kalan çok önemli bir vazoyu kırmak üzereymiş ki, sadrazam birden ortaya zıpçıktı şekilde atılmış;

-Aman Padişahım yapmayı! O babanızdan hatıra, demiş ve demesiyle de boynunun köküne okkalı bir tokat yemiş.

Sadrazam da başının üzerinde dörtnala giden civcivleri elinin tersiyle yana iterek, neden tokat yediğini anlamak istemiş, merakını Yörük ağası gidermiş;

-Ev sahibinin işine karışılmaz!...

***

İşte böyle sevgili okurlarım.

Hikâye böyle ama bunu neyle bağlayacağız bilmem ki.

Bence siz bunu bir yerlere bağlayın ve asla ev sahibinin işine karışmayın.

Bunu batılılara da öğretin ve ülkemize geldiklerinde adam gibi konuk olsunlar, Cenk abilerinin tepesini attırmasınlar...

Görüşmek üzere delice kalın, ev sahibinin işine karışmayan canım okurlarım...
Cenk Gülen

Açılım Paylaşmaktır

Demokratik açılımın gündemimize girmesiyle birlikte başlayan tartışmalar hiç hız kesmeden devam ediyor. Kimi karşı çıkıyor, kimi destekliyor, kimi çekincelerini ortaya yere koyuyor, kimi ise “umursamaz” bir tavra bürünmek için yoğun gayret sarf ediyor.

Aslında bütün bunlar sürecin doğru seyrinde izlediğini gösteriyor.

Çünkü Demokratik Açılım, bugüne kadar Türkiye’de atılan en büyük ve en cesur adımdır.

Tartışmadan, konuşmadan, diyalog kurmadan, çekinceler orta yere konmadan açılımın sağlıklı olacağını söylemek saf dillik olur.

Peki, nedir açılım, ne gerek vardı?

Demokratik açılımı herkes kendince bir yere koydu. Karşı çıkan da, savunan da. Bana göre ise açılım paylaşmanın tam adıdır.

Bir arada yaşamak zorunluluğumuz varsa ve herkes yaşam hakkına da sahipse paylaşmayı bilmek gerekiyor.

Böyle bir ortamda birisinin daha çok hak alacağı, bir diğerinin daha az haklara sahip olacağını beklenemezdi, bu insani değildi...

Bu topraklar üzerinde yaşayan herkesin ana dilini konuşması, inancı gereği yaşaması, geleneklerini sürdürmesi, türküsünü söylemesi, ağıdını yakması kadar normal bir şey olamazdı. Kimsenin giyimine, kuşamına, yaşam tarzına karışma hakkı olmamalıydı.

Ama yıllardır karışılıyor.

Birleri nasıl giyineceğimizi, nasıl konuşacağımızı, ne yiyeceğimizi, nasıl şarkı söyleyeceğimizi belirleme hakkının kendisine olduğuna inanıyor. İnanmakla kalmıyor bunu kendisinden sonra gelenlere de enjekte etmek, sahip oldukları gücü korumak adına akla hayale gelmedik baskı uyguluyor. Yıllardır dayatılan tek tip insan modelinden oluşan “emre amade” bir toplum yaratma özleminden öte bir şey değil.

Oysa insan düşünen bir varlıktır...

Doğuştan birtakım haklara sahip olarak dünyaya gelir ve ne olduğu, neci olduğu, neye inandığı, nasıl yaşadığı değil, insan olması bütün bu haklara sahip olması için yeter sebeptir.

İşte demokratik açılımın özü burada yatıyor; herkes doğuştan gelen haklarını özgürce kullanmalı/kullanabilmelidir...

Bunu yaparken ayıplanmamalı, kınanmamalı, hor ve hakir görülmemeli, ikinci sınıf insan muamelesine tabii tutulmamalıdır.

Kürt ise Kürtçeyi özgürce kullanmalı, kendi dilinde şarkı söylemeli, konser vermeli, nutuk çekebilmelidir.

Hangi inançtan, hangi mezhepten olursa olsun hiç bir engelle karşılaşmadan dini inancını yerine getirebilmeli, ibadet mekânı bulabilmeli, ibadetini ve dinin gerektirdiklerini “ayıplanmadan” yerine getirebilmelidir.

Bu topraklar üzerinde yaşayan herkes bu ülkenin insanı olarak kabul görmeli, ne Kürt olmak bir “ayrıcalık” sayılmalı, ne Türk olmak, ne de başkası...

Önyargıları kırarak, kafamızda oluşturduğumuz şablonlardan arınarak, kendi yaşadığımız çevreden sıyrılarak, herkesin farklı düşüneceğini, farklı konuşacağını, farklı yazacağını, farklı yorumlayacağını ve farklı kaygılarının olacağını kabullenmek gerekiyor.

Bütün bunlar toplumun tüm kesimleri tarafından kabullendiğinde ortada barış havasının hâkim olacağına kuşku duyulmaz.

“Hiç kimse benim gibi düşünmek zorunda değil ama herkes düşünceme saygı duymak zorunda” diyebildiği zaman toplumun tüm kesiminin her konuda ne düşündüğünü de öğrenme şansı yakalarız.

Bu bir eksiklik değil, zenginliktir aslında.

Toplumu zabtı rap altına alma özlemi içerisinde olanlar, ülkeyi açık cezaevi haline getirmeyi isteyenlerdir aynı zamanda.

İşte demokratik açılımla yıkılmak istenen duvar böyle bir şey...

Elbette ki kolay olmuyor, olmayacak da...

Sancılı geçecek, herkes kendince eleştirecek, eksiği-gediği bulunacak, kimi hassas noktaları kaşıyanlar çıkacak...

Yaklaşık 30 yıldır ülkemizde anlamsız bir savaş var.

Her gün şehit haberleriyle sarsılıyoruz.

İşin enteresan tarafı ölen de, öldüren de bu ülkenin insanları.

Daha da acısı doğu ve güneydoğu da bir oğlu dağa çıkan, bir oğlu vatani görevini yerine getiren aileler var.

Bütün bu insanlarımızın çatışma haberlerini izlediklerinde nasıl bir duyguyla kulak kabarttıklarını hayal etmek bile mümkün değil.

Demokratik açılım, aynı zamanda annelerin gözyaşını da dindirecek.

Sonuçta yüreği yanan annelerdir, yetim kalan evlatlardır, dul kalan kızlardır...

Demokratik açılıma sırf bu pencereden baktığımızda “sancılı” olacağına kuşku duymamak gerekir.

O nedenle ortaya konan tepkiyi de sağduyuyla karşılamalı, ortamı germekten uzak durulmalıdır.

Nitekim yaşadığımız süreçte sancıyı birer bir yaşıyoruz. Bir yandan 30 yıldır devam eden savaşta şehit edilen Mehmetçiklerimiz, öte yanda teröristlerin silah bırakarak ülkeye girmesi...

Ancak ne istediğimizi bilmemiz gerekiyor.

İnsanların ölmesi devam mı etmeli, anlamsız savaşa sona mı ermeli?

Ne istediğimizi bilirsek “sancı” o kadar az olur.

Naif Karabatak
9 Kasım 2009