4 Kasım 2009 Çarşamba

Seviyesizliğin şakası mı olur?

Naif Karabatak

Seviyesizliğin şakası mı olur?

Oldum olası “şaka” adıyla yayınlanan programları sevmedim/sevemedim. “Kamera Şakası” adı altında yapılan her türlü düzeysizliğin “normal” görülmesine dönük çabalar samimi gelmiyor.

Bir de işin ucunda “para” varsa bu daha vahim...

Doğrusunu söylemek gerekirse neredeyse her ülkenin televizyonlarında en çok izlenenler arasında yer alan şaka programları yayınlanıyor.

Çoğunlukla izlerken “ben olsam kesin döverdim” dediğimiz türden insanı çileden çıkaran şakalar yayınlanıyor.

Bir zamanlar Kanal 7’de yayınlanan Çetin Çiftçioğlu’nun sunduğu “Şakacı” programı da insanları o kadar çileden çıkarıyordu ki, sonunda bir güzel dayak yemiş, insanları enayi yerine koymanın bedelini ödemişti.

Sonra bu tür şaka programları Türk televizyonlarında azalmaya başladı.

Neredeyse bitmişti ki, insanları enayi yerine koymasıyla ünlenen bir başkası çıkıverdi...

Hem de TRT’de...

“Bir Zahmet” adlı programı denk geldiğimde bir defa izlemiş, çileden çıkmıştım.

Nasıl olurdu da bir medya kuruluşu insanları aptal yerine koyacak programlar yapardı.

Hadi onlar yaptı, bizim insanımız nasıl olurda her denileni yapardı?

Darbecilerin emri altında çok mu kaldık ne?

İzlediğim programda sunucu(!) denen kişi parkta oturmuş, oltasına düşürdüğü kişiye kamera şakası olduğunu bildirmeden daha önceden tasarladığı dört şeyi yapmasını istiyor.

Mesela “otur” diyor, oturuyor.

“Kalk” diyor kalkıyor.

“Şınav Çek” diyor şınav çekiyor.

“Zıpla” diyor zıplıyor.

“Koş” diyor koşuyor...

Buna bir isim koyamıyorum...

Nasıl bir şey onu da anlamıyorum...

Bütün bu saçmalıkları yapınca sonuçta şaka olduğunu söyleyip, 5 bin lira kazanıyorlar...

Ekran başındakilerin ne dediğinin çok önemli olmadığı, o kişinin nasıl bir ruh haline büründüğünün de anlamının olmadığı anlaşılıyor.

Son olay ise işi çığırından çıkardı...

İzleme şansızlığım olmamıştı ama haberlere konu olunca izlemek durumunda kaldım.

“TRT’de yayımlanan ‘Bir Zahmet’ adlı şaka programında ölçü kaçtı.” denilerek verilen haberde, bir gencin saçı uzun diye aşağılanması, saçının çekilmesi, kesmekle tehdit edilmesi, dövmeye kalkması ve hatta hakaret tarzı konuşmaları gündeme gelmişti.

Program, “komedi eğlence programı” diyerek “Bir Zahmet” adıyla TRT 1’de yayınlanıyor.

Programı Gökhan Yıkılkan sunuyor...

İşte o programdan bazı sözler; saçı uzun gence “Bu nasıl saç?”, “Kız gibi saç mı uzatıyorsun”, “Türkü dinle biraz lan!”, “Döverim oğlum” diyerek eline aldığı bir sopayla genci dövmekle tehdit ediyor ve başını eğmesini söylüyor.

Güya o başını eğecek, sunucu da vuracak...

Şimdi bu programın neresi komedi, neresi eğlence, neresi şaka...

Seviyesizliğin daniskası diye bir program göster deseler, “bir zahmet” şuraya bakın diye Gökhan Yıkılkan’ın programını gösterirdim...

RTÜK bu tür seviyesiz programlar için ne düşünür bilmem ama benim bildiğim, insanları aptal, enayi, koyun veya inek yerine konarak program yapılamayacağıdır.

Program yapanların empati yapması gerekir.

Aynısı kendisinin başına gelse nasıl tepki verir, ne yapar, o kadar hakarete ne der, diye...

Üstelik “şaka” diye yapılan birçok şeyin insan sağlığını olumsuz etkilediği de biliniyor.

Buna rağmen de yapılıyor, sonra da “şaka” olduğunu söyleyip, güya tepkisi ölçülüyor...

Dozu nasıl ayarlanıyor diye sormayın, dozu mozu kaçmış.

Kısaca seviyesizliğin çivisini çıkararak “komedi” veya “eğlence” ya da “şaka” adıyla yayınlanıyor.

Ve bizler de “nasıl rezil olduğunu” oturup izliyoruz...

Bir yarışma yapılsa, ben de jüri üyesi olsam en seviyesi programı “Bir Zahmet”, en seviyesiz sunucuyu “Gökhan Yıkılkan”, bu programı yayınladığı için de “en seviyesiz kanal” olarak TRT’yi seçerdim.

***

Ergenekon, ıslak imza, darbe planları, domuz gribi, nihayet gelen aşılar, aşı olacaksın, aşı olmam tartışmaları arasında gündemimize giren konuya bakın da nasıl bir ülkede yaşadığımızı anlayın.

Ama o programın tek başına suçu yok...

Seviyesizlik sadece şaka programlarında mı, hangisini sayayım...

Islak imzadan başlayın isterseniz...

İğrenç planlarla devam edin...

Ergenekon’a yolunuz düşerse, yerden fışkıran silahların ne olduğunu da düşünüp, domuz gribi için harcanan paraları ve aşı tartışmalarına kulak kabartın...

Hem aşı olun, hem olmayın!

Cenk Gülen

Hem aşı olun, hem olmayın!

Domuzun Gribi sardı dört bir yanımızı. Yurdum insanı “öleceğiz-biteceğiz” diye feryat figan ederken, antivürste yurdumun dört bir yanına ulaştı.

Ulaştı ulaşmasına ama bu defa da “aşı olunacak” ya da “zinhar aşı olunmayacak” tartışmaları başladı. Çoluk çocuk hep bir ağızdan “cısss olmam abi!” teraneleri etmeye başladılar ve aşıların okula girmesi zorlaştı.

Geleceğimiz, yarınlarımız olan çocuklarımız aşılanmadıktan sonra benim gibi doksana merdiven dayayan bir deli Cenk Gülen’in aşı olması neye yarar?

Sağlık Bakanlığı baktı işin içinden çıkamıyor kampanyalar yapmaya başladı, ağzı laf yapanları ekranlarda konuşturarak “cıss” olmanın sağlıklı olduğu, domuzun gribinden kurtulmanın başka şansı olmadığını söylettirdi.

Sonracığıma, ağama söyleyeyim dananın kuyruğunu Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hart diyerek kopardı.

AK Parti grubunda “zorla aşı” edilemeyeceğini söyleyerek Sağlık Bakanı Recep Akdağ garibime bir de fırça attı.

Sonra da “ben aşı olmam bana ne bana ne!” dedi.

Sağlık Bakanlığı’nın kampanyası böylece güme gitti.

Vatandaşın da kafası karıştı, aşı olunmalı mı, olunmamalı mı?

Bu yoğurdu sarımsaklasak da mı saklasak, sarımsaklamasak da mı saklasak?

Başbakanın “ben aşı olmam bana ne bana ne!” nazını duyanlar “vardır bu işte bir hikmet” dediler ve hep bir ağızdan, “Başbakan olmazsa biz de olmayız” demeye başladılar…

Böylece aşı sulandı, yani ıslandı.

Tıpkı ıslak imza gibi nitekim…

Domuzun virüsünü dünyaya Ergenekon yaymadıysa, aşıyı da bulup, bütün dünyaya pazarlamadıysa bu işin içinde başka şey var.

Acaba domuz gribiyle darbe yapmaya heveslenen çiçekler mi var?

Yoksa terör örgütlerine kaynak yaratmaya çalışan elebaşlar mı?

Biliyorum kafanız benim gibi karıştı…

Bir anda herkes deli oldu…

“Aşı olalım” diyen uzmanların yanında, “aşı olunmasına gerek olmadığını” söyleyen uzmanlar da vardı çünkü…

Hani hep “zor zamanda” ortaya çıkıp, ekran ekran gezip arz-ı endam eden uzman ve uzman bozuntularından bahsediyorum.

Şifre yazar gibi H1N1 virüsünü bildikleri halde, bunun etkisini, tepkisini de kavradıkları halde, ortada birbiri ardına ölen, ateşler içinde kıvrananları da gördükleri halde korunma yolları veya tedavisi için kafa üreten yok.

Yahu domuzun gribi bulaşırsa ne yapacağız onu söyleyin bari…

Hem aşı geldi, test edildi, yan etkileri açıklandı, olalım mı, olmayalım mı?

Ya ol deyin, ya öl!

Ne diyecekseniz deyin de benim kafamın tasını attırmayın.

Koca bir milletle dalga mı geçiyorsunuz, siz herkesi deli mi sanıyorsunuz?

Canım okurlarım, siz onu bunu boş verin…

İyisi mi domuzun gribine yakalanmamaya bakın.

Eğer paranız varsa bol bol vitaminli gıdalar tüketin…

Eğer sabun bulabilirseniz ellerinizi iyicene yıkayın…

Kalabalık yerlerde de durmamaya özen gösterin…

Durursanız da ağzınızı, burnunuzu koruyun.

Gerisini Allah’a havale edin.

Sonra aşı olup olmama konusunda da iyisi mi şöyle yapın…

Elinizi iyice yıkayın…

İşaret parmağınızı ağzınıza götürün…

Oooo ondurma.. canım ister dondurma… o çıkan zom b aba…

Diyerek “olup olmayacağınıza” karar verin.

Merak etmeyin, sonunda ölüm yok ya…

Biz ne aşılar gördük tutmadı, ne aşılar gördük adamı felç etti…

Yine anlamadınız değil mi, eee deliyiz dedik herhalde bu kadar bilgi kirliliğinin içerisinde sağlıklı bilgiyi benden mi alacaksınız.

Ne haliniz varsa görün yani, kendi canınızın kıymetini bilin yeter…

3 Kasım 2009 Salı

Nikahta keramet var mı?

Hafta sonu Ankara’da siyasi bir nikah kıyıldı. Nikahı kıyanın kim olduğu belli değil ama taraflar belli. Bir tarafta Anavatan Partisi, diğer tarafta ise Doğru Yol Partisi vardı. İki parti evlenince nurtopu gibi Demokrat Parti ortaya çıktı...

Ama ortada garebet vardı...

Çünkü Demokrat Parti’nin Genel Başkanlığı’na Hüsamettin Cindoruk getirilmişti.

Yani onun ismi üzerinde anlaşılmıştı...

Hani yıllarca “Menderes’in avukatı” diye prim yapmış, sonra Menderes’in asla avukatlığını yapmadığı ortaya çıkmıştı...

Sonra birden bire Ergenekon’a destek veren pozisyona yükseldi...

Hatta DYP’yi Ergenekoncular ele geçirdi diye suçlandı...

Doğru mudur, değil midir bilinmez ama biline iki partinin hangi şartlarda halkın umudu olduğudur.

Millet olarak gidenin ardından iyi şeyler söylemeyi adet haline getirdiğimiz doğru olsa bile hem Demokrat Parti’nin, hem Anavatan Partisi’nin (bütün yanlışına rağmen) milletin gönlünde taht kurduğu, en zor zamanlarda “umut olarak” doğduğu bir gerçek...

Mesela Demokrat Parti...

Tek parti yönetiminin zulmünün hüküm sürdüğü zamanlardı...

Hani, CHP’nin “astığı astık-kestiği kestik” zamanlar...

Ezanın Türkçe okutulduğu, camilerin buğday ambarı yapıldığı, Kur’an okumanın yasaklandığı, insanların inançlarını “korkarak” yerine getirdiği, ekmeğin karneye bağlandığı, kıtlığın hüküm sürdüğü, milletin acından ölecek hale geldiği “halkçı” bir partinin iktidarda olduğu zamanlardı...

Bir kurtarıcı aranıyordu, adı değil, kendisi halkçı olan...

İşte o tarihlerde Demokrat Parti kuruldu...

Akılalmaz hilelere, açık oy gizli tasnife rağmen büyük bir oy aldı. Sonra da tek başına iktidar...

Halka zulüm getiren herşey birer birer düzeltildi, halk derin bir nefes aldı.

Halkın “nefes almaması” gerektiğine inanan vatan hainleri darbe yapıp, demokrat bir başbakanı ve arkadaşlarını ipe göndererek en büyük şerefsiz katliamı yaptılar.

Ve tarihe Demokrat Parti’nin adı “Demokrasinin” adıyla yan yana konuldu.

Yeniden kötügünler başlamıştı...

Sonra tahta yıllarca inançlı insanların oyunu alan Süleyman Demirel geçti, Doğru Yol Partisi adıyla...

***

Anavatan Partisi’nin doğuşu da Demokrat Partiyle benzeşir...

Yasadışı bir şekilde yönetime el koyan, zülmüyle halkı inim inim inleten cunta yönetiminin bütün dayatmasına rağmen, dışarıya karşı çok partili hayata geçme kararı aldı. Önce seçime gidecek, sonra siyasi yasaklar kaldırılacaktı.

İşte böyle bir zamanda merhum Turgut Özal, Anavatan Partisi’ni kurdu...

Kenan Evren, emekli bir paşaya kurdurduğu partiyi işaret ederek “oy” istedi. Halk zaten “oy oy” etmiş, günahını bile vermedi, bütün oylar Anavatan’a gitti.

Merhum Özal, beceriksiz askeri yönetimin bütün kötü izlerini silmek için çok uğraş verdi. Ülkeyi batılılaştırmak, teknolojide ileriye götürmek, yatırımlarla canlandırmak, demokrasiyi yerleştirmek için yenilikler yaptı, reformlara kalkıştı. Ve ülke bir önceki yönetimle kıyaslanamayacak kadar çok mesafe aldı.

Sonra Anavatan Partisi bir kez daha aynı çoğunluğu yakaladı. Sonra rahmetli Özal cumhurbaşkanlığına çıkarak Çankaya köşkünü de işgalden kurtardı.

Ve bu aslında aynı zamanda Anavatan Partisi’nin de bitişi oldu...

***

Şimdi o iki “demokrat” partinin temsilcileri birleşti...

Demokrasiye geçişin sembolü haline gelen partinin adıyla hem de...

Ama başında darbecilere yakın bir isim duruyordu...

Ergenekon’u öven...

Antidemokratik yönetimlere veya dayatmalara arka çıkan...

Demokrasiye müdahale eden girişimlere tebessümle yaklaşmakla kalmayıp, destek bile veren bir isimle...

Hüsamettin Cindoruk’la yola devam kararı aldı...

Büyüklerimiz “nikahta keramet vardır” diyerek “sevmedikleri” halde gençlerin evlenmesini isterlerdi. Nasılsa zamanla severlerdi...

Şimdi de aynısını söylüyorlar...

Ama bu nikahta keramet gözükmüyor...

Demokrat iki partinin birleşmesinden, antidemokratik oluşumlara sıcak bakan bir yapı ortaya çıkmamalıydı.

Çıkardılar. Birleri bunu özellikle istedi.

Peki tutar mı, hangisi tuttu ki, bu da tutsun?

Merhum Nasrettin Hoca bile gölün maya tutmayacağını ispat etmemiş miydi?

***

Not: Adıyaman’da merhum Turgut Özal’ın en büyük hayranı olarak sevgili dostum İskender Korkut bilinir.

O’na da sordum; “Bu nikâhta keramet var mı?” diye. Yüzünden bir keramet beklemediği açıktı ama “ne kerameti, keramet bunun neresinde?” diye cevap verdi.
Naif Karabatak
3 Kasım 2009