30 Ekim 2009 Cuma

Darbeciden daha mı yasakçıyız!

“Kraldan daha çok kralcı” olanları çok gördük. Hatta “Ağanın derdi çekilir de azabın derdi çekilmez” sözünü de kanıksamaya başlamış, azaba daha mesafeli yaklaşır olmuştuk.

Son günlerde darbecilerden daha darbeci bir medyayı, yine darbecilerden daha yasakçı bürokratları görüp iğrenmeye başladık.

2003 yılından bu yana Milli Eğitim Bakanlığı “Çanakkale Eğitim Gezileri” adıyla başlattığı projede öğrencilere Çanakkale’ye götürüyor, şehitlikleri gezdiriyor, belki de ilinden dışarıya çıkmamış çocuklara dünyayı gösteriyor.

2006 yılında proje daha da kapsamlı hale getirildi ve adını da “Cumhuriyet Eğitim Gezileri” şeklinde değiştirdi.

Hani Cumhuriyet demek, halkın kendi kendini idare etmesi demekti ya…

Halk dediğinse “sadece başı açıklardan” oluşan bir topluluk değildi, bir zenginlikti.

Başı açığı vardı, başı örtülüsü vardı, şalvarlısı olduğu gibi takım elbiselisi de vardı.

Bazen bıyık bırakan halk olurdu, bazen bıyıksız, bazen de sakallı…

Halktı bu sonuçta; bu ülkenin insanlarıydı yani.. Farklı düşünen, farklı inanan, farklı kültürlerde, farklı bölgelerde yaşayan, farklı kaygıları olan, farklı şeylere sevinen veya üzülen…

Ama hepsi öncelikle bu vatanın evladıydı…

Tıpkı Liseli Merve gibi, tıpkı Cemile gibi…

İki hafta da iki darbe zihniyetli bürokrat iki genç kızımıza hayatı zehir etti.

Kanunda yazmayan, Milli Eğitimin herhangi bir yerinde olmayan yasaktan dolayı…

Önce Muğla’da terbiyesiz bir bürokratın zulmüne tanık olduk.

Muğla'da Çanakkale gezisine katılan imam hatip öğrencisi Cemile Büşra Pirci’nin başörtülü olduğu gerekçesiyle otobüsten indirilmişti.

Sonra Mardin’den Ankara ve Çanakkale'ye düzenlenen seyahate katılan lise öğrencisi Merve Akgül, başörtülü olduğu için terbiyeden ve nezaketten yoksun olduğu anlaşılan İl Milli Eğitim Şube Müdürü Mehmet Eldem tarafından otobüsten indirilmişti.

Genç kız İmam Hatip öğrencisi…

Buna rağmen de gözyaşları içerisinde “Resmî kurum ve Anıtkabir'de başını açacağını” söylemesine rağmen kral efendiyi ikna edememiş.

Darbeciden daha darbeci, yasakçıdan daha yasakçı ya…

Bu yetkiyi nereden aldığını kendisi bile izah edememiş, sus pus olmuş aniden…

Adamsan konuş da ne mal olduğunu herkes anlasın?

Ayrımcılığın, halkı hor görmenin, halktan bihaber olmanın ve terbiyesizliğin bu kadarı da fazla değil mi?

Ve biz bu ülkede Cumhuriyet’in 86’ıncı yılını kutluyoruz…

Halkın kendi kendini idare ettiğini söylüyoruz…

Egemenliğin kayıt ve şarta gerek olmadan halkın olduğunu söylüyoruz.

Kişilerin yaşama özgürlüğü olduğundan bahsediyoruz, dokunulmaz haklarını sayıyoruz teker teker…

Sonra “seyahat özgürlüğü”nden dem vuruyoruz, güzelim vatanımızın dört bir yanını dileyen gezebiliyor diye…

Ama kendini bilmez, terbiyeden yoksun, bir genç kıza nasıl davranması gerektiğini bilmeyecek kadar kaba saba birisi, öğrencinin örtünmesini “seyahat hakkı”na engel görüyor.

Bu adamı nasıl müdür yapmışlar merak ediyorum…

O vasfa sahip olmak o kadar kolay mı?

Peki Mardin İl Milli Eğitim Müdürü nane mi topluyormuş?

Bu kadar küstah bir şube müdürüne haddini bildirememiş mi?

O bildirmemiş ama Milli Eğitim Bakanı bildirmiş…

Okul gezilerinde böyle bir yasağın olmadığını, yani kısaca o bürokratın halt ettiğini söylemek istemiş.

O bürokrat haddini bilmemiş ama olan genç kızın Çanakkale gezisine olmuş…

Şimdi iki genç kızımızın olmayan bir yasak nedeniyle hak ettikleri geziye katılamamanın acısını yaşıyorlar…

Arkadaşlarının yanında cüzamlı gibi otobüsten indirilmeleri de cabası…

Ne yapalım ki bu ülkede “kanun benim” diyen dangalaklar bir türlü eksik olmuyor…

Naif Karabatak
30 Ekim 2009

29 Ekim 2009 Perşembe

Ben istemezsem asla…

Bugün Cumhuriyet’in kuruluşunun 86’ıncı yılı. Yapılacak bütün törenlerde cumhuriyetin güzelliklerinden, nasıl coşkuyla kutladığımızdan, halkın kendi kendini idare etmesinin nasıl güzel bir yönetim şekli olduğundan dem vurulacak.

Dinleyen kalabalıklarsa “bu ne lahana, bu ne turşu” diyecek…

Çünkü herkesin aklına 27 Mayıs darbesi gelecek, 12 Mart muhtırası, 12 Eylül darbesi, 28 Şubat saçmalığı veya 27 Nisan dayatması…

Ve çiçek gibi iğrenç planları akıllara gelecek, ıslak imza tartışmasını düşünüp, fotokopinin nasıl kağıt parçası diye lanse edildiğini hatırlayacaklar…

Bu ülkede insanların fişlendiğini düşünecekler mesela…

İnanan-inanmayan, başı açık-başı örtük, Kürt-Türk, Alevi-Sünni, sağcı-solcu diye yaftalandığını düşünerek iç geçirecekler…

Bu ülkede sırf eşi başörtülü diye insanların hak ettiği koltuklardan atıldığı haberleri akla gelecek…

Terk derdi okumak olan genç kızların yüzüne kapanan üniversiteleri düşleyecekler…

Cumhuriyet gezisi için “şehit kanıyla” yoğrulan Çanakkale’ye, Mardin’den gitmek isteyen başı örtülü öğrencinin otobüsten terbiyesizce, hatta şerefsizce otobüsten indirdiklerini hatırlayacaklar…

Sonra okul birincisi olan öğrencinin başı örtülü diye ödülünü alma alçaklığını yapanları hatırlayacaklar…

Belki de şiir yarışmasında gencecik kızın başarısını kutlama yerine gözyaşı dökmesi akıllara gelecek…

Çocuğuna dilediği ismi veremeyen Kürt vatandaşlarımız iç geçirecek…

Kendilerine dayatılan köy ve belde isimlerini zorla telaffuz etmek zorunda kalmalarını düşleyecekler…

Daha düne kadar kendi dilinde ağıt yakamadıklarını, şarkı söyleyemediklerini, film çeviremediklerini düşleyecekler…

Neler akla gelmeyecek ki?

Kürsüdeki zatlar konuşacak, “halkın kendi kendini idare ettiği” yegâne sistemin Cumhuriyet olduğu söylenecek…

Dinleyenlerse darbeleri, muhtıraları, gözdağı vermeleri, kendi halkına silah doğrultmaları, iğrenç plan hazırlamaları, Sincan’da yüreğimize saplanmak istenen tankları düşleyecek…

86 yıl boyunca “herkesin kanundan aldığı yetkiyi” kullanması gerekirken, bir kesimi “ayrıcalıklı” konuma koyulduğunu içi burkularak düşünecek.

Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” sözüne rağmen, yurtta hayali düşmanlar, komşularla kan davalı bir süreç izlediğini düşünüp hayıflanacaklar…

Devletin millet için var olduğunu değil, milletin devlet için var olduğunu sananların idaresiyle bugünlere gelindiğini, halkı potansiyel suçlu gören zihniyetlerin idarelerde hâkim olduğunu, halen darbe anayasalarıyla idare edildiğimizi düşünecekler…

Ülkede, ilde, ilçede “seçilmişlerin” değil, eli silahlı atanmışların ön saflara yerleştiğini görüp, “biz nasıl bir idare ile idare ediliyoruz” diye kafaları karışacak…

Emniyet Genel Müdürü konumunda olması gereken Genel Kurmay Başkanlarının siyasete asla karışmaması gerektiği bilinmesine rağmen, çoğunlukla siyaseti belirledikleri, hatta zaman zaman da tıkadıklarını, bazen de darbe yaptıklarını düşünüp, bir daha cumhuriyeti sorgulayacaklar…

İllerde Emniyet Müdürü konumunda olması gereken Garnizon Komutanlarının halkın seçtiği Belediye Başkanından daha önde olduğunu görüp, sıralama kültürünün hangi cumhuriyette yazdığını araştırmaya başlayacaklar…

Ve biz Cumhuriyeti demokrasiyi lüks gören bir ortamda coşkuyla kutlayacağız…

Demokrat olmanın “vatan hainliğiyle” eş değer görenlerin olduğu bir ortamda halkın kendi kendini idare ettiği yalanına inanmaya çalışacağız…

Kanunların birilerinin isteğine göre farklı algılanabileceğini, tıpkı 367 oyununda olduğu gibi “ben istemezsem asla” mantığının hâkim olduğu bir ortamda aşkla ve şevkle cumhuriyetin 86’ıncı yılını kutlayacağız…

“Bu ülke için kurşun atan da bir, kurşun yiyende” mantığıyla “devletin teröristi” olabileceğine ikna edilmeye çalışacak, çiçek gibi planları sindirmemizin istendiği bir ortamda coşkuyla cumhuriyet nasıl kutlanırmış onun şuuruna varacağız…

Cumhuriyeti kuranlar kalksa hepsini ülke dışına sürgün edecek olanların, darbeci zihniyetle ülke idare etme özleminde olduklarını görecekler…

Ve biz “demokrasi olmasa da” diye cumhuriyet rejiminin ne kadar güzel olduğunu anlatan nutuklar dinleyeceğiz, aklımıza Cumhuriyetle idare edilen Libya gelecek, iç geçireceğiz…

Şunu açık yüreklilikle söyleyeyim, şu anda dünya üzerinde uygulanan en güzel idare şekli cumhuriyettir, ancak gerçek anlamıyla demokrasiyle taçlandırıldığı takdirde…

Umuyorum ki son demokratik açılımlar, komşularla kurulan iyi ilişkiler, kendi insanını adam yerine koyma girişimleri.. bütün bunlar sancılı bir süreçten bizi geçirse de, cumhuriyetin gerçek anlamıyla hakim olacağı, demokrasinin insanlara huzur ve mutluluk getireceğine inancım tamdır…

Cumhuriyetin 87’inci yılında “demokrasiyi” konuşmayı, daha ileri demokrasi nasıl olunuru tüm dünyaya göstermeyi diliyorum.

Naif Karabatak
29 Ekim 2009

Ben istemezsem asla…

Bugün Cumhuriyet’in kuruluşunun 86’ıncı yılı. Yapılacak bütün törenlerde cumhuriyetin güzelliklerinden, nasıl coşkuyla kutladığımızdan, halkın kendi kendini idare etmesinin nasıl güzel bir yönetim şekli olduğundan dem vurulacak.

Dinleyen kalabalıklarsa “bu ne lahana, bu ne turşu” diyecek…

Çünkü herkesin aklına 27 Mayıs darbesi gelecek, 12 Mart muhtırası, 12 Eylül darbesi, 28 Şubat saçmalığı veya 27 Nisan dayatması…

Ve çiçek gibi iğrenç planları akıllara gelecek, ıslak imza tartışmasını düşünüp, fotokopinin nasıl kağıt parçası diye lanse edildiğini hatırlayacaklar…

Bu ülkede insanların fişlendiğini düşünecekler mesela…

İnanan-inanmayan, başı açık-başı örtük, Kürt-Türk, Alevi-Sünni, sağcı-solcu diye yaftalandığını düşünerek iç geçirecekler…

Bu ülkede sırf eşi başörtülü diye insanların hak ettiği koltuklardan atıldığı haberleri akla gelecek…

Terk derdi okumak olan genç kızların yüzüne kapanan üniversiteleri düşleyecekler…

Cumhuriyet gezisi için “şehit kanıyla” yoğrulan Çanakkale’ye, Mardin’den gitmek isteyen başı örtülü öğrencinin otobüsten terbiyesizce, hatta şerefsizce otobüsten indirdiklerini hatırlayacaklar…

Sonra okul birincisi olan öğrencinin başı örtülü diye ödülünü alma alçaklığını yapanları hatırlayacaklar…

Belki de şiir yarışmasında gencecik kızın başarısını kutlama yerine gözyaşı dökmesi akıllara gelecek…

Çocuğuna dilediği ismi veremeyen Kürt vatandaşlarımız iç geçirecek…

Kendilerine dayatılan köy ve belde isimlerini zorla telaffuz etmek zorunda kalmalarını düşleyecekler…

Daha düne kadar kendi dilinde ağıt yakamadıklarını, şarkı söyleyemediklerini, film çeviremediklerini düşleyecekler…

Neler akla gelmeyecek ki?

Kürsüdeki zatlar konuşacak, “halkın kendi kendini idare ettiği” yegâne sistemin Cumhuriyet olduğu söylenecek…

Dinleyenlerse darbeleri, muhtıraları, gözdağı vermeleri, kendi halkına silah doğrultmaları, iğrenç plan hazırlamaları, Sincan’da yüreğimize saplanmak istenen tankları düşleyecek…

86 yıl boyunca “herkesin kanundan aldığı yetkiyi” kullanması gerekirken, bir kesimi “ayrıcalıklı” konuma koyulduğunu içi burkularak düşünecek.

Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” sözüne rağmen, yurtta hayali düşmanlar, komşularla kan davalı bir süreç izlediğini düşünüp hayıflanacaklar…

Devletin millet için var olduğunu değil, milletin devlet için var olduğunu sananların idaresiyle bugünlere gelindiğini, halkı potansiyel suçlu gören zihniyetlerin idarelerde hâkim olduğunu, halen darbe anayasalarıyla idare edildiğimizi düşünecekler…

Ülkede, ilde, ilçede “seçilmişlerin” değil, eli silahlı atanmışların ön saflara yerleştiğini görüp, “biz nasıl bir idare ile idare ediliyoruz” diye kafaları karışacak…

Emniyet Genel Müdürü konumunda olması gereken Genel Kurmay Başkanlarının siyasete asla karışmaması gerektiği bilinmesine rağmen, çoğunlukla siyaseti belirledikleri, hatta zaman zaman da tıkadıklarını, bazen de darbe yaptıklarını düşünüp, bir daha cumhuriyeti sorgulayacaklar…

İllerde Emniyet Müdürü konumunda olması gereken Garnizon Komutanlarının halkın seçtiği Belediye Başkanından daha önde olduğunu görüp, sıralama kültürünün hangi cumhuriyette yazdığını araştırmaya başlayacaklar…

Ve biz Cumhuriyeti demokrasiyi lüks gören bir ortamda coşkuyla kutlayacağız…

Demokrat olmanın “vatan hainliğiyle” eş değer görenlerin olduğu bir ortamda halkın kendi kendini idare ettiği yalanına inanmaya çalışacağız…

Kanunların birilerinin isteğine göre farklı algılanabileceğini, tıpkı 367 oyununda olduğu gibi “ben istemezsem asla” mantığının hâkim olduğu bir ortamda aşkla ve şevkle cumhuriyetin 86’ıncı yılını kutlayacağız…

“Bu ülke için kurşun atan da bir, kurşun yiyende” mantığıyla “devletin teröristi” olabileceğine ikna edilmeye çalışacak, çiçek gibi planları sindirmemizin istendiği bir ortamda coşkuyla cumhuriyet nasıl kutlanırmış onun şuuruna varacağız…

Cumhuriyeti kuranlar kalksa hepsini ülke dışına sürgün edecek olanların, darbeci zihniyetle ülke idare etme özleminde olduklarını görecekler…

Ve biz “demokrasi olmasa da” diye cumhuriyet rejiminin ne kadar güzel olduğunu anlatan nutuklar dinleyeceğiz, aklımıza Cumhuriyetle idare edilen Libya gelecek, iç geçireceğiz…

Şunu açık yüreklilikle söyleyeyim, şu anda dünya üzerinde uygulanan en güzel idare şekli cumhuriyettir, ancak gerçek anlamıyla demokrasiyle taçlandırıldığı takdirde…

Umuyorum ki son demokratik açılımlar, komşularla kurulan iyi ilişkiler, kendi insanını adam yerine koyma girişimleri.. bütün bunlar sancılı bir süreçten bizi geçirse de, cumhuriyetin gerçek anlamıyla hakim olacağı, demokrasinin insanlara huzur ve mutluluk getireceğine inancım tamdır…

Cumhuriyetin 87’inci yılında “demokrasiyi” konuşmayı, daha ileri demokrasi nasıl olunuru tüm dünyaya göstermeyi diliyorum.

Naif Karabatak
29 Ekim 2009

26 Ekim 2009 Pazartesi

Bilenler Bilmeyenlere Anlatsın…

Dün köşemde “Her AK Partili ‘AK’ Değildir” başlıklı çok kısa bir yazı yazdım. Sevinmem, yazının kısalığının, anlamının uzunluğuna kurban gitmemesindendir.

Albay Dursun Çiçek’in ıslanması değil ama “Her AK Partili ‘AK’ Değildir” yazım için arayan yüzlerce okuyucum vardı.

İnternet sitelerinde not bırakan, kendi görüşünü yazan, telefonla teşekkür eden, tebrik eden tüm okuyuculara teşekkürler…

Sadece bu haber için yayın kuruluşlarından da teklif aldım, “tartışalım” deniyordu…

Elbette kabul etmedim…

Bazı internet siteleri de “sözlerime açıklık getirmemi” istiyordu.

Kimi kastetmiştim?

Kimleri kastetmiştim?

***

Yazıda hiç kimsenin dikkatini çekmeyen bir ayrıntı vardı aslında…

Mutlaka “Her AK Partili ‘AK’ Değildir”di.

Mutlaka her Saadet Partili Saadetli değildi.

Mutlaka her DTP’li Demokratik toplum özlemi içerisinde de değildi.

Hele hele söz konusu olan bir de iktidar partisi ise bu daha da ilgi çekici boyut kazanabilirdi.

Her iktidar partisinde olacağı gibi AK Parti’de de kimler vardı kimler…

Menfaatçiler vardı…

İhale peşinde koşanlar…

Mücahit iken müteahhit olanlar…

Yağcılar…

Yağdanlıklar…

Bunları adam bilenler veya onların adam olmamasından yararlananlar…

Yakınlarının makamını kendi çıkarı için kullananlar…

Yiyenler, yutanlar, çatlarcasına tıkınanlar ve herkesi kör ve sağır sananlar…

Bütün bunlar bilinmesine rağmen, sanki her AK Partilinin “ak” olması gerekiyormuşçasına bir beklenti içerisine girilip, aksi bir yazı yazdığımızda da “kimleri kastettin?” diye sorulması ilgi çekici…

***

Merhum Nasreddin Hoca’nın hikâyesini bilmeyen yok.

Hoca bir gün camide hutbeye çıkmış…

Şans bu ya, özenle hazırladığı hutbeyi yanına almayı unutmuş…

Şimdi ne diyecek?

Aklına her zamanki kurnazlık gelmiş…

Cemaate seslenmiş; “Ey cemaat bu gün hutbede size ne anlatacağım, biliyor musunuz?”

Cemaatin bir kısmı; “Biliyoruz” demiş, nereden bileceklerse…

Bir kısmı ise “Bilmiyoruz hoca, hele anlata feyiz alalım” demişler…

Hoca bu, yaş tahtaya basar mı?

“O zaman bilenler bilmeyenlere anlatsın” diyerek kürsüden inmiş…

***

Şimdi benim bu yazıyı açmama gerek yok.

Eğer bilenler varsa bilmeyenlere anlatsın…

Bilmeyenler de bilenlerden sorsun…

Ben partilerde öbeklenen menfaat odaklarına dikkat çekmek istedim sadece…

Bu AK Parti’de var da, CHP’de yok mu?

Sanki MHP’de var da, DTP’de yok mu?

Söz konusu olan iktidar partisi olunca menfaatperestlerin sayısında katlanma oluyor o kadar?

Hani balı gören arılar gibi üşüşüyorlar…

Düne kadar selam bile vermeyenler canciğer akraba oluveriyor aniden…

Söz sahibi oluyorlar, içi boşken…

Makama konuyorlar, makamı bile doldurmaktan acizken…

Demem o ki, sürekli etrafında “evet efendim” diyenleri arayan yöneticiler, önce yanlışı kendilerinde arasın…

“Yaptığınız yanlış” diyenler, öbürlerinden çok daha fazla fayda sağlar…

Bunu tarih hep böyle söyler…
Naif Karabatak
27 Ekim 2009