17 Ekim 2009 Cumartesi

Skoru Önemsiz Maç

Yazılarımız takip edenler futbolla pek aramın olmadığını, doğrusu “maç” adına yapılan bu tür etkinliklerden çok da anlamadığımı iyi bilirler. Ancak söz konusu olan maçın bir de siyasi yansıması, hele hele ülkelerarası ilişkilerde önemli bir etkisi söz konusuysa o başka.

Ermenistan ile Türkiye arasında “ilişkilerin normalleştirilmesi” adına atılan adımdan hemen önce ve hemen sonrasına denk gelen maçın ilgi çekmemesi mümkün değil.

Bursa’da yapılan Türkiye-Ermenistan maçı da bu açıdan çok önemliydi.

Önemi, maçın skorundan değildi; maçın “güvenli” şekilde yapılmasının sağlanması, şimdiye kadar ezeli düşman olarak görülen iki ülkenin takım ve taraftarlarının centilmen olabileceğinin gösterilmesiydi.

Elbette zoraki bir dostluk, zoraki bir duruşu da beraberinde getireceğinden, tavır ve davranışlarda bir “kurgu” hemen dikkat çekebilirdi.

O nedenle olabildiğince içten olmalıydı…

Bizim milletin “olabildiğince doğallığı” da düşmanına düşmanlığını gösterme şeklinde olabilir mi diye kaygı vardı.

Maç provoke edilebilirdi mesela…

Olmadık bir pankart moralleri bozabilir, verilen mesajın ağırlığı da gelinen noktayı tersine çevirebilirdi.

Düşünün ki her iki ülkenin idarecileri de her şeyi geride bırakarak çok önemli adımlar atmış, belki de her iki ülkenin yöneticileri de kendi kamuoyunun tepkisini göğüslemiş, siyasi sonuçlarını hesaplamışlardı. Böyle bir durumda bir tek kişinin yapacağı bir davranış, tüm uğraşı da boşa götürebilirdi.

Belki sadece boşa götürmekle kalmaz, sessiz devam eden düşmanlık, sesli hale gelebilirdi.

Her iki ülkede de “aşırı” denebilecek yapıda olan insanlar vardı.

Olmasında gayet doğaldı.

Her ülkede sağcısı olacak, solcusu bulunacak, her fikirden aşırısı yer alacaktı.

İşte bu aşırılık, normalleşmeyi anormalleştirmeye sebep olabilirdi.

Aynı kaygı Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Ermenistan’a maç izlemeye gittiğinde de vardı.

Aslında her iki maçta da kaygı duyanlar, ülkesini çok sevenlerdi…

Zira, gerek Ermenistan’da, gerek Türkiye’de yapılan maçta istenmeyen bir olayın çıkması, uluslar arası kamuoyu nezdinde itibar kaybı demekti.

Hele ki “ilişkilerin normalleşmesi” için atılan bunca adımdan sonra…

Bursa’da yapılacak maça sayılı günler kala birileri tarafından bilinçli bir şekilde “bayrak krizi” gündeme getirildi.

Maçta Azerbaycan bayrağı dalgalandırmak isteyenler vardı…

Konuyla asla alakası olmayan bir talepti bu.

Elbette Azerbaycan bizim için önemliydi. Onun bayrağı bize en yakın bayraklardandı, dostluğumuz bakiydi.

Bu o ülkenin bayrağını, bir başka ülkenin maçında sallamamızı gerektirmezdi.

Daha farklısını söyleyeyim, Azerbaycan ile Rusya maçında Türk bayrağının ne işi olabilirdi?

Ama maçı gerilime kurban etmek, böylece normalleşmeyi anormalleştirme gayreti içerisinde olanlar “mili duygu” adına bu işi körükledikçe körüklediler.

Hatta bunun için çeşitli provoke eylemlere bile hazırlandılar.

Bu nedenle FİFA bir başka ülkenin bayrağının sahaya girmemesine karar verdi, gerekçe elbette güvenlik ve provokasyondu.

Ancak illa da bayrak diye diretenler çeşitli şekillerde sahaya girmek istedi, polis son anda planlı bir gösteriyi önledi.

Ve maç huzur içerisinde tamamlandı.

Türkiye iki golle rakibini mağlup etti.

Üstelikte maçın skoru hiç önemli değil, iki ülkenin de Dünya Kupası hayali suya düşmüştü. Atılan goller, galibiyet, mağlubiyet sonucu değiştirmeyecekti.

Ve sonucu hiç önemli olmayan bir maçta, sonucu Türkiye’nin aleyhine çevirmek için olmadık gayretler sarf edildi ve sağduyu galip geldi.

Her zaman anlamadığım bir şeyi burada bir kez daha tekrar edeceğim; önceki gece bütün dünyanın gözü önünde oynanan Türkiye-Ermenistan maçının, huzur içerisinde tamamlanmasından birileri neden rahatsız oluyor veya rahatsız olmak gerekir mi?

İlla da o maçın sonucunda iki ülke bir birine savaş ilan edecek bir pozisyona düşmesini istemenin, milliyetçilikle, bu ülkeyi ve bu ülkenin insanını sevmekle ne ilgisi var?
***

PTT’ye Teessüf Üzerine…

ASU TV’nin yeni yayın dönemi tanıtım kokteyli için gönderdiğimiz davetiyelerin birçoğunun “adres yetersiz” diye iade edilmesi veya geç gitmesi, ya da hiç gitmemesi üzerine köşemden PTT’ye teessüf eden bir yazı kaleme almıştım.

Dün PTT Başmüdürü Sayın Mustafa Açıkel, televizyonumuzu ziyaret ederek, PTT’nin böyle bir şeyle gündeme gelmesine üzüldüğünü söyledi. Açık yüreklilikle “ortada bir hata varsa bizimdir” diyerek, elimizdeki iade edilen kartları aldı, kurumu adına özür diledi.

Elbette kurumlarda çalışanlar da insandır, hata yapabilir ama bazı hatalar, kimilerini de mahcup edebiliyor.

İşte bizim sitemimiz de böyle bir mahcubiyetten kaynaklanıyordu.

Sayın Açıkel’in duyarlılığına teşekkür ediyorum. Umarım bundan böyle “aksama” ile değil, “hızlı gönderi” ile PTT’yi gündemimize alırız.