30 Aralık 2009 Çarşamba

Bir Milyon Yürek

Bir milyon yüreğin nasıl attığını görmek gibisi yok. Aynı amaca yönelik, sevgi dolu bir çabanın hayata geçmesi için bir birinden habersiz bir milyon yüreğin aynı şekilde coştuğunu düşünmek gibisi var mı?

İşte biz www.birmilyonkalem.com sitesi olarak bunu başarabilmek için çabalıyoruz.

Doğrusunu söylemek gerekirse bizim çok şey yaptığımız söylenemez. Sadece kıvılcımı tutuşturmak bizim görevimiz, diğeri duyarlı yazarlarımıza ve okurlarımıza kalıyor.

Onlarda bunu en güzel şekilde yerine getirmenin mutluluğunu yaşıyorlar.

İnsanların ve belki de özellikle yazarların, sanatçıların, işadamlarının sosyal hayata katkı sağlama gibi bir misyonları da var. İnsanlar yaşadığı yere elinden geleni yapması gerektiğine inananlardanım. Bu nedenle “zaten yapıyoruz” demeden, bu tür kampanyalara “usulen” değil, “yürekten” destek vermek gerekir.

Çünkü insanlar, kendi mutluluğundan önce, bir başkasının mutlu olmasından çok büyük haz duyabiliyorlar. Kampanyalar da böyle bir şeye kapı aralıyor.

Prensip olarak “yardım” adı altında yapılan kampanyalar yerine “hediye” adı altında yapılan kampanyaları daha çok tutanlardanım. Bu nedenle de bugüne kadar sitemizin başlattığı dört kampanya da “yardım” yerine “hediye” demeyi uygun gördük. Bunu belki de birbirimize söylemeden içimizden gelerek yaptık.

Ve hediyeleri en çok hak eden çocuklara yönelik kampanyalar yürüttük. Çünkü “Öncelikle Çocuklarımızın Yüzü Gülsün” dedik…

“Öncelikle Mutlu Olmak Onların Hakkı” diyerek her kampanyamızda onlara seslendik…

Onlar için bir milyon yüreği olanları harekete geçirdik. Bizim yaptığımız kıvılcımı tutuşturmaktı, sizse desteğinizle her bir yana mutluluk saçtınız.

“Her Çocuğun Bir Masalı Olsun” , “33 Okul 3003 Öğrenci İçin El Ele”, “Bir Kitap da Sen Bağışla, Bir Ufuk da Sen Aç” kampanyalarından sonra Bir Milyon Kalem sitemizce başlatılan “Adıyaman’da Bir Çocuğum Var” kampanyasını da gönül huzuru içerisinde tamamladık.

Yılbaşı yaklaşırken, “kendinize, yakınınıza veya en sevdiğinize hediye alıyormuşçasına hediyelerinizi alın, özenle paketleyin ve çocukların adına gönderin” diyerek başlatılan kampanyada beklenenden çok daha fazla katılım oldu.

Çocuklarımız hiç tanımadıkları, yüzlerini görmedikleri ve belki de hiç görmeyecekleri ağabeylerinden, ablalarından, kardeşlerinden gelen hediyeleri açarak yüzlerinden tebessüm oluştu.

***

Kampanyanın başından bu yana yoğun bir mesai harcayan sitemiz editörleri Dr.Şebnem Soysal ve Erkan Bal ile yazarlarımızdan daha şanslı konumda olduğuma kuşku yok.

Çünkü onlar hediyelerin gönderilmesi için yoğun mesai harcıyor, bense alınan hediyelerin yansımasını görme şansını da yakalıyordum.

İlk duyduğundan bu yana farklı bir heyecanla kampanyaya destek veren Sosyal Hizmetler İl Müdürü Sayın Murat Demirkol da az yorulmadı; “Sadece hediye almaları yetmez” diyerek onlara Gönüllü Annelerle birlikte “Yılbaşı Eğlencesi” de düzenledi.

Polisevi’nde yapılan eğlencede çocuklar Mehmet Aslan ve Ozan Duymaz’ın birbirinden güzel şarkılarıyla coşup eğlendiler.

Geceye Adıyaman Valisi Sayın Ramazan Sodan ve ilin değerli bürokratları da katıldı.

Bu gece çok özeldi o kadar özeldi ki, herkes “resmiyet”i unutup, çocukça davranmanın hazzını yaşadılar.

Vali yardımcısı Aydın Börü, Sosyal Hizmetler İl Müdürü Murat Demirkol’la birlikte halay çektik, oynadık, çocuklarla mutluluğu paylaştık.

Gecede gazeteciler sahneye çıktı, yuva çalışanları, idarecileri hep birlikte sahnede çocukların daha fazla eğlenmesine katkı sağladı.

Bütün bunlar bir milyon yüreği yakalamak içindi.

Amaç, hepimizin içerisinde olan o sevgiyi çekip çıkarmak, başkalarına da örnek olmaktı.

Anlatmakla bitiremeyeceğimi biliyorum ama şunu bütün samimiyetimle söyleyeyim ki, “Yurdun dört bir yanından hediyeleri özenle seçip, paketleyip, isimleri yazarkenki duyguların burada yansımasını görmek gibisi yoktur.”


İnanın bu yansımayı görmek, salondaki 200-300 kişinin yerinde bir milyon yüreğin çarptığını bilmenin heyecanı anlatılmaz…

İşte bu nedenle törene giderken içimde acayip bir duygu vardı, eşim sebebini sordu; “bilmiyorum” dedim.

Birlikte salona gittik, çocukların mutluluğuna ortak olduk.

Onlarla birlikte eğlendik, onlarla birlikte oynadık ve bir milyon yüreğin yanımızda olduğunu görerek içimdeki bütün sıkıntıları atıp kendime geldim…

Ama şunu da söylemeden geçemeyeceğim, bu da yaşadığım yere bir sitemdir; kampanya çerçevesinde gelen yüzlerce hediye arasından ne yazık ki Adıyaman’dan tek bir hediye yoktu…

Gerisini söylemeyi gereksiz buluyorum…

Gündem denen şey

Gırtlağına kadar borca batmış birisinin “borcunu ödeme” veya “günü kurtarma” dışında bir gündeminin olması beklenemez. Onun için varsa yoksa “borcunu ödeme”dir…

Deli gibi sevdiği kızla evlenmek isteyen divane aşığın gündeminin ilk sırasına sevgilisinin yerleşmiş olacağı bir gerçektir. Zaten tüm dünyaya kapalı olan genç, sadece sevgilisine açık olabilmektedir.

Ders kitapları arasında boğuşan öğrencinin “not”tan başka bir gündemi olacağını düşünmek pek mümkün değil ama hem dersi, hem gündemi takip ederim diyenler başka…

“Akşama ne pişireceğim” derdinde olan ev hanımının gündemi de mutfak ve oturma odasıyla sınırlı olduğunu düşünmek için kâhin olmaya gerek yok.

Her sabah uyandığında “nerede iş bulabilirim?” derdiyle cadde cadde, sokak sokak dolaşıp, ilanlara bakanlardansanız o zaman gündeminizin esası “istihdam”la alakalıdır…

Üç gün yetmeyen emekli maaşını almak için 27 gün bekleyen yaşlı amcamızın da, “emekli maaşını alsam da eve yarım kilo et götürsem” derdi daha ağır bastığından gündemi zamla sınırlıdır…

İşini kaybetmek üzere olan Tekel işçilerinin tek gündemi de ya “kapatmama” ya da “4-C yasasında iyileştirme”den başka bir şey değildir.

Eğer CHP genel Başkanı Deniz Baykal’ın gündemini merak ediyorsanız, “iktidar ne derse tersi” gibi acayip bir gündeminin olduğunu görebilirsiniz.

Bazılarının çok komik, çok sıradan gündemi de olabilir; dinleyeceği müzik, gideceği eğlence merkezi, sofradaki yemek, şişedeki içecek, izleyeceği film veya dizi…

Belki de alacağı rüşvet, kotaracağı ihale, peşkeş çekeceği yandaşı, iltimas edeceği yakını…

Gündem, kişinin kültürüyle direkt alakalıdır.

İnsanlar ilgi alanına göre gündem belirler.

Bazen de insanların gündemini belirlemek için özel uğraş veren gönüllüler(!) görülür.

İnsanların gündemini belirlemeye çalışanların başında medya gelir; gazeteler, televizyonlar, radyolar ve internet siteleri…

Bir de tabii ki güç odakları, derin yapılanmalar, terör örgütüyle dirsek temasında olanlar, psikolojik hareket yapanlar, siyasi rant elde etmek isteyenler, zemin hazırlayanlar ve daha kimler kimler…

İnsanlar kendi gündemini belirleme hakkını bir başkasına devretmeye başladığında “sizin yerinize düşünen” insanlar ortaya saçılıverir.

Ne yapacağınızı, neyi düşüneceğinizi, neyi giyineceğiniz, neyi yiyeceğinizi, nereye gideceğinizi.. hasılı sizi kumanda etmek için ellerinden geleni yaparlar…

Gündemi kendi elinde olanların bir kısmı mecburiyetten, bir kısmı bilinçtendir…

Mecburiyetten olanları yukarıdan beri özetledim; başka çıkar yolu olmadığını düşündüklerinden…

Bilinçli olanların gündemini de bir başkası değiştiremez.

***

Şahsi veya ailevi sıkıntısı kendi gündemini belirleyenler için Ergenekon davası, KCK operasyonu, Kozmik Büroda yapılan arama, darbe planları, suikast şüphesi, parti kapatmalar, yeni parti kurulması, sokak hareketleri, işçilerin hak eylemleri, hatta dış dünyadaki gelişmeler gündemine girmez…

Türkiye ilginç bir ülke…

Kendi gündemini, toplumun gündemi sanıp ortalığı velveleye verenler de var…

Elbette bu ülkede özgürlüğe vurulacak bir darbe, yukarıdan beri sıraladığım bütün korkuların önüne geçeceğine kuşku yok.

Bu ülkede darbe olduktan sonra aç olsam ne olur, tok olsam ne olur?

Onurlu yaşama şansını elinden kaybettikten sonra borcun olsa ne olur, borcunu ödesen ne olur?

Her gün sokakta meydana gelen olaylar arttığında huzur içerisinde evinde oturamayacağına göre minicik maaşına zam gelse ne olur, gelmezse ne olur?

Bunun için öncelikle “özgürlük” gerektiği açıktır. Ardından huzur ve güven…

Özgürlük olduğunda, insanca yaşama şansını elde etmek çok daha kolay.

Özgürlük gittikten sonra zengin olsan da bir şey olmuyor…

Türkiye’de son birkaç yıldır ve özellikle de son birkaç aydır baş döndürücü bir hızla gündem değişiyor.

Kimisi “başka konuları gizleme” adına oluşturulan suni gündem, bazıları gizlenen gündemin ışığında ortaya çıkan esas gündem…

Ve tabii ki halkın gündemi…

Suni gündem, oynanan oyunları gizleme adına sahneye sürülen kurgudan başka bir şey değildir. Televizyonlar onunla meşgul olacak, gazeteler çarşaf çarşaf yazacak, internet siteleri son dakika diye duyuracak…

Ve esas yapılmak istenen bu hengâmede yapılacak…

Bunun için bir yandan psikolojik baskı yapılacak, bir yandan insanların merhamet duyguları galeyana getirilecek, bazen de milli duygularının kabartılacağı olaylar fitillenecek…

Sonra da doğal seyrinde gitmesi gereken gündem sabote edilecek…

Aslında gündem o kadar baş döndürücü hızla gelişiyor ve geliştiriliyor ki, aradan hangisinin gerçek, hangisinin suni olduğunu kavrama şansını da kaybedebiliyoruz. Bu bazen öyle bir hal alıyor ki bazen toplumda kutuplaşmaya varacak hale geliyor.

Ama esas olan gerçekse bu ülkede yaşayan herkesin kardeşçe bir arada yaşayabileceği, herkesin kendi fikrini özgürce ifade edebileceği, herkesin kendi değerlerini hayata geçirebileceği ortamın oluşmasının hayal değil gerçek olduğudur…

Yıllardır ortaya konan oyunlarla ağlayan anaların yüzü gülecek, yeni analar ağlamayacak, insanlar boş yere hayatını kaybetmeyecek…

Diğer bütün gündemler kurulu düzenin devamından başka bir şey değil…

Biz kendi küçük gündemimizden sıyrılıp, özgürlüğümüze, insanca yaşamamıza darbe vuracakların suni oyunlarını seçelim yeter…

Naif Karabatak
30 Aralık 2009

28 Aralık 2009 Pazartesi

Neşeli Hayat’a Dair

Neşeli Hayat, Yılmaz Erdoğan’ın yazdığı, yönettiği ve oynadığı son filminin adı. Bu kısa tarif “Neşeli Hayat”ı anlatmaya yetmedi elbette.

Daha geniş açarsak, Neşeli Hayat, hepimizin hayatından en önemli kesiti çekip alarak beyaz perdeye aktarılmış halinin tam adıdır...

Adıyaman, bir süredir sinemaya hasret yaşıyor. Hoş öncesinde de pek sinemaya doyduğu söylenemezdi ya neyse...

Nihayet bu açık kapandı.

Vizyondaki filmleri izleme şansını yakalayacağınız bir sinemamız var.

MNF Sinemaları izleyiciyi vizyondaki filmlerle buluşturuyor.

Adıyaman’ın eski sinemacılarından olan, sinema salonunda bir ömür harcayan merhum Hasan Fillik’in oğlu Mustafa Nebi Fillik’in girişimiyle açılan ve isminin baş harflerini taşıyan MNF Sinemaları, Türkiye’deki tüm sinemalarla aynı anda vizyondaki filmleri oynatıyor.

***

Bir süredir vizyonda olan “Neşeli Hayat”ı izleme şansım oldu.

Film için belki “en”lerle belirteceğimiz ödüller yok, henüz böyle bir ödül almadı, alır mı o da bilinmez ama bilinen “en bizden” filmlerden birisi olduğudur.

En iyi yönetmen, en iyi görüntü, en iyi senaryo, en iyi kurgu.. diye ödülleri sayıp, filmi şişirmek yerine her gün yolda gördüğümüz ama çok da dikkat etmediğimiz insanların hikayesi olduğunu söylemek yeterli.

Bizi anlatıyor kısaca...

Hayatın içinden bir bölümü o kadar güzel bir şekilde sinema diline aktarmış ki, zaman zaman tebessüm ediyor, zaman zaman duygulanıp, kendi halinize ne kadar da benzediğini düşünüyorsunuz...

Sıkıntı içerisinde yaşayan, varla yok arasında hayatını idame ettiren, yaşamak için hep bir mücadele içerisinde olan, onuruyla ayakta durmak için çalışıp didinen insanların hikâyesi...

Yani bizim hikâyemiz...

***

Çoğunlukla Beşiktaş Kültür Merkezi (BKM) Mutfak oyuncularının rol aldığı filmin adı, doğal ürünler pazarlayan bir oluşumun adından alınmış.

Filmi izlediğinizde çevrenizde gördüğünüz ve çok gizemli bir çalışma sitili olan birkaç kuruluş aklınıza geliyor.

Saadet Zinciri türü yapılanmaları deşifre etmesiyle de film misyonunu yerine getiriyor.

Burada aklıma gelen üç oluşumun adını söylerdim ama mahkemelik olmayayım. Zaten yeterince başımda bela var.

“Doğal ürün” safsatasıyla pazarlanan ve halkı kandıran, çevrenizde yakasına taktığı rozetlerle de kendilerini belli eden bu tür oluşumlara filmde “Neşeli Hayat” denmiş ama film, sadece onla ilgili değil.

“Alnımın teriyle ama daha iyi nasıl yaşarım” diye çıkış yolu arayan sıradan insanları tuzağına düşürenler Rıza’yı, yani Yılmaz Erdoğan’ı da düşürür.

Saadet Zinciri olduğu için o da en yakın arkadaşlarını...

***

Evini geçindirmek için günü birlik iş yapan Rıza, bir aylığına Noel Baba kostümüyle iş kapar ve film bu minval üzere devam eder...

İzlenmeye değer bir film olduğunu buraya not edeyim.

Ne kadar süre gösterimde kalacak bilemem ama bir an önce izlemenizi tavsiye ediyorum.

Film dram-komedi tarzında...

Ne kahkahayla güleceksiniz ne de mendilinizi alıp, gözyaşınızı sileceksiniz...

Ama filmde güleceğiniz sahneler olduğu gibi kişiye göre gözlerinizin dolacağı sahneler de var.

Her ikisi de “doyasıya” var dersem yalan olur...

Çünkü film, çok gerçekçi, çok akıcı ve çok bildik bir hikâye üzerine kurgulanmış...

***

Filmde çok güzel replikler de var...

Noel babaya tüm çocuklar gülüyor. Gerçek olup olmamasına bakmadan, her Noel Baba çocukları güldürüyor. Yılmaz Erdoğan, bundan duyduğu memnuniyeti belirterek, “Çocukların çocukça yüreğindeki hayaller ne kadar da gerçek” diyor.

Noel Baba işi aldığını eşine bile söylemeyen Rıza’ya neden söylemediği sorulunca; “Utanılacak işler yapıyoruz, yaptığımız işten utanıyoruz...”

Ve belki de en can alıcı olan bölüm...

Rıza’ya eşi arasında “mahrem” sorun da var. Eşi komşu kadınlarının önermesiyle bir karışımdan elde edilen yiyeceği yemesi için Rıza’ya baskı yapıyor, Rıza ise yemiyor...

Ve bir gün Rıza borçlarını ödüyor...

İşte o zaman filmin esas repliğini söylüyor; “Bu iş balla malla olmaz, bu iş kafada başlar. Eğer kafan yerindeyse olur.”

Her şey kafada başlıyor...

Sıkıntılar büyüdükçe insanların omzundaki yük artıyor ve bir süre sonra onun altında ezilmeye başlıyorsunuz.

Kısaca “Neşeli Hayat” adına bakıp, “kahkahayla güleceğim” diye sinemaya gitmeyin, hayatın içinden bazı bölümleri yeniden görmek için gidin...
Naif Karabatak
29 Aralık 2009

27 Aralık 2009 Pazar

Hayallerimizi Çalamazlar...

Televizyoncular köyde çekim yaparken öğrencilerle de sohbet ediyorlardı. Programcı, öğrencilere büyüyünce ne olacaklarını sorup, geleceğe dair planlarını öğrenmek istiyordu. Böylece bizim bölgede, kırsal kesimde yaşayan küçüklerin büyük hayalleri olup olmadığını da izleyicilerine aktarabileceklerdi.

Klasik cevaptır ya; “Doktor olacağım, mühendis olacağım, avukat olacağım” deneceği sanılıyor. Ama olmuyor, farklı cevaplar geliyor. Çoğunlukla “öğretmen olacağım” diyorlar. Çok uzaktan gelip kendilerine hayatı öğretmeye çalışan öğretmenlerine imrenerek...

Belki hasta annesini doktora yetiştiremediği için kaybetmenin acısıyla “doktor olacağım” diyenler de var elbet...

Yine programcı çocuklara “yaşadığın yere hizmet etme şansın olsa köyüne ne yaptırırdın?” diye soruyor...

Çocukların “fabrika yaptıracağım, iş merkezleri açacağım, kültür sitesi yaptıracağım, dev otogar, kocaman park, sinema, tiyatro” demesini kimse beklemiyor ama “tuvalet yaptıracağım” demesini de ummuyor ama cevap böyle...

***

Hayallerimizin büyük olması için gerçekleşen küçük hayallerimizin olması gerekiyor. Hayal görmek içinse bir şeylerin farkında olmak...

Bu okumakla, televizyon izlemekle, gezip görmekle yani bir şekilde farklılıkları bilmekle mümkün. Bilmediğin neyi hayal edeceksin ki?

Yaşlıların bugünkü birçok sebze ve meyveyi gençliklerinde hayal etmeleri mümkün değildi. Onlar yetiştirdiği meyve ve sebzelerden başka bir şey olmadığını sanırlardı. Yine yaşadığı yerin dışında, başka yerlerde çok daha farklı imkânların olabileceğini düşlemeleri bile zordu...

Ama devir değişti...

Şimdi dünya bir tuş kadar hepimize yakın...

Televizyonda görüyor, sinemada izliyor, gazetelerde, kitaplarda, dergilerde ve internette her bilgiye, her farklılığa bizzat şahit olup, “bizde de olsa” diye hayal kurma şansını yakalıyoruz.

Zaman zaman hayallerimizi de çalıyorlar, gerçeklerimizi çaldıkları gibi...

Ama hayallere perçin vurulmuyor onlar ne kadar düşlerimizin gerçekleşmesine engel olsalar da biz inadına daha güzel hayallerle dünyamızı süslüyoruz.

Daha iyi yaşam bunların başında gelir...

Kardeşçe, barış içerisinde yaşama arzusu her yürekte var...

Eskisi gibi değil elbet, “samanlığın seyran” olduğu günler çok gerilerde kaldı. Şimdi villaları seyran edemeyen yığınların üzerine ölü toprağı serilmiş. Ha bire alıyor, ha bire bir kenara atıyorlar ama buna rağmen de varlık içinde yokluk çekiliyor, kalabalıklar arasında yalnızlık çekiliyor...

Elbette her şey kötü değil...

Geçmişle kıyaslayacaksak eğer, çok farklı bir dünyada olduğumuza kuşku yok. Zaman öyle çabuk geçiyor, dünya o kadar hızla değişiyor ki, daha dün neyi hayal ettiğimiz, bugün nelere burun kıvırdığımızın farkında bile değiliz.

Dün “olsun diye” ne mücadeleler verdiğimiz birçok şey bugün var ama biz farkında değiliz.

Dün hayal edemediklerimiz bugün hayatımızın bir parçası haline gelmiş ama biz çok daha farklı şeyler arzulayabiliyor, özlüyor, hırslanıyor, çalışıyor, çabalıyor ve daha iyi bir yaşam için mücadele ediyoruz.

Zaten hayat bir mücadeleden ibaret değil mi?

***

Yazımın başına aldığım bir köyümüzde geçen diyalog şimdi çok gerilerde kaldı.

Kâhta Kaymakamı Coşkun Açık, ilçeye bağlı köylere mutat geziler yapıp, köylünün taleplerini bire bir not alarak sırasıyla gerçekleştirmeye çalışıyor. Şeffaf bir yönetim anlayışı benimsediğinden bunu kaymakamlığın sitesinde de yayınlıyor.

Şöyle bir göz gezdirdim; köylü vatandaşlarımızın ne gibi talepleri olmuş diye...

Uzun yıllarımı Köy Hizmetlerine verdiğim için biliyorum ki, köylü vatandaşlarımızın çok isteği olmazdı. Yol isterlerdi mesela, su isterlerdi, bir de elektrik...

Yaşam için gerekli olan bu üç istekten başka sağlık ocağı ve özellikle de ebeydi istekleri...

Bunun dışında bir taleplerinin olduğunu pek duymadım, görmedim...

Zaten yol, su ve elektrik medeniyetin ilk kapısıydı. Yol olacak ki, kente gidile, yeni şeyler görüle, yaşadığın yerden farklı yerlerin de olduğu biline. Elektrik olacaktı ki aydınlana, su olacaktı ki kana kana içile...

Köyün ortasına bir çeşmeden başka bir şey de istememişlerdi...

Şimdi köylerde neredeyse her evde su var...

Stabilize yolların yerini asfalt aldı. Çocuklarını okula göndermeyenler, şimdi okul istemeye, hatta Bilgi Teknolojileri Sınıfı talep etmeye başladı...

Kanalizasyon istiyorlar köylü vatandaşlarımız; fosseptik çukurunun bu zamanda yüz karası olduğunu biliyorlar....

Köy odası istiyorlar; taziye evi, toplantı ve kütüphane olarak kullanmak üzere...

Köylerinin yakınına kadar stabilize yol isteyenlere karşın, şimdi köylerinin içinin yollarının yapılması, asfaltlanması, hatta parke taşlarla döşenmesini arzuluyorlar...

Okullarının yenilenmesi, bilgisayarlar, internet bağlantısı, projeksiyon cihazları, yabancı dil ve daha neler neler...

Bütün bunları okuyunca çok mutlu oldum. Demek ki kısıtlı ihtiyaçların yerini farklı ihtiyaçlar almış, hayaller büyümüş, talepler artmıştı...

Ve en güzeli bütün bunları garipsemeyen, kabullenen, yerine getirmek için uğraş veren, not alan, bunu sitesinde yayınlayan ve bu şekilde de kendi kendisini o işi yapmaya mecbur eden yöneticilerimiz vardı...

Bizim gerçeklerimizi çaldıkları gibi hayallerimizi de çaldılar yıllarca...

Ama biz inat ettik, düşlerimizi büyüttük, hayallerimizi gerçeğe döndürecek insanlar yetiştirdik...

Bugün bütün engelleme çalışmaları hayallerimizi yeniden yıkmak için olsa da, inanın bu günler geçecek ve biz çok daha güzel yarınlarda kardeşçe yaşayacak, insanca yaşamanın hazzına varacağız...

Yeter ki önyargılarımızı yıkalım, yeter ki bize tuzak kuranların çirkin yüzlerini iyice ezberleyelim...
Naif Karabatak
28 Aralık 2009

25 Aralık 2009 Cuma

Bana Sınıfını Söyle

Birkaç gündür ülkenin farklı gündemleriyle ilgiliyiz. Bunlardan birisi birkaç muvazzaf askerin Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a suikast girişimi iddiası, Genel Kurmayın her zamankinden farksız “gerekçesi olmayan” bir şekilde sahiplenmesi ve tabii ki Patrik Bartholomeos’un sözleri…

Arınç’a suikast iddiasını yargı araştırıyor. Tahminimi söyleyeyim, eğer iddialar gerçekse ve CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın küçümsediği gibi “adresi bile ezberinde tutamayanların” suikast iddiasıysa durum çok daha vahim…

Çünkü Baykal’ın küçümsemesi işin vahametini örtmüyor. O zaman “açığa çıkma isteğinin” özellikle olduğu fikri ağır basar ki, bu da “gözdağı verme” şeklinde yorumlanır.

Her kurumda “iyi çocuklar” olabileceği gibi “kötü çocuklar”ın da olması muhtemeldir. Bu sadece TSK’yla sınırlı da değil, Tapu Kadastro’da da bulunur, Nüfus Müdürlüğü’nde de…

Yani bir memurun iyi olup olmaması, çalıştığı kuruma göre değişmez. Üstelik de darbe planları, kafes, sarı kız, ay kız, bilmem ne kız girişimleriyle sicili bozuk olanların “iyi çocuk” demeden önce iyice düşünmesi gerekir.

***

Gelelim Patrik Bartholomeos’un sözlerine…

Patrik, Mayıs ayında yabancı basına verdiği demeçte “Türkiye’de kendisini ikinci sınıf hissedip, hissetmediği” sorusuna “evet hissediyorum” diye cevap vermiş. Bir diğeri ise “manevi olarak işkence altındayız” anlamına gelen “Türkiye’de Zaman zaman çarmıha geriliyoruz” sözleriydi.

Kıyamet koptu tabii.

Nasıl ikinci sınıf vatandaş olduğunu söylermiş, nasıl çarmıha gerilmekten (sorunların sebep olduğu üzüntü ve sıkıntıların ifadesi olarak kullanılan bir deyim) bahsedermiş, Türkiye bir hukuk devletiymiş, laikmiş üstelik. Her fikre, her dine, her etnik kökene karşı eşit muamelede bulunmakla ünlüymüş. Hem atalarımız olan Osmanlıların hoşgörüsü tüm dünyaya örnek değil miymiş…

Ve daha neler neler…

Bunları duyanda başka bir ülkeden bahsedildiğini sanacak.

Biz millet olarak kendi yönetimlerimizi acımasızca eleştiririz. Sohbetlerimizde, kahvehanelerde, işyerlerimizde hükümet kurar, hükümet yıkarız. Çaldıklarını, çırptıklarını, hak yediklerini, bir kesimi beslediklerini, kaydırdıklarını söyleriz.

İşkence var diye bağırırız…

Darbe yapıldığını, halkın kendi kendini yönetme hakkının elinden alındığını belirtiriz…

Her darbe döneminden sonra ülkenin onlarca yıl geriye gittiğinden bahsederiz…

Diyarbakır Cezaevinde başlayan insanlık dışı işkencelerin sonuncunda terör örgütleri doğduğunu söyleriz.

Kürtler haklarının verilmediğinden şikâyet eder…

Solcular “hak” diye sokaklarda yürür…

Sağcılar hem inanç yönünden, hem de sosyal adaletsizlikten söz eder…

İnancı gereği başını örtenler “ikinci sınıf insan” muamelesi gördüklerini, eğitim ve istihdam da haklarının elinden alındığını söylerler…

Kadınlar “ayrımcılık” yapıldığını söyleyerek, “erkek egemen toplum” olduğumuzu, kadınların “ikinci sınıf insan” yerine konduğunu söyler, kadın dernekleri feryat ederler…

Meslek liseliler “katsayı adaletsizliği”yle “ikinci sınıf insan” yerine koyulduklarından şikâyet ederler.

Bir cumhurbaşkanı adayına 267, bir diğerine 367 oy olması gerektiğini söyleyerek “bu ülkede ayrımcılık” yapıldığını belirtirler…

Basın, “fikir özgürlüğü” olmadığını her daim yazar…

Emekliler maaşlarının azlığıyla “üvey evlat” muamelesi gördüğünü söyler…

Memurlar, işçiler, sözleşmeliler, doktorlar, avukatlar, hakimler, savcılar, polisler.. hasılı tüm çalışanlar gerek sosyal haklarında, gerekse maaşlarında “ikinci sınıf” insan yerine koyulduklarını söyleyip, eylem yaparlar…

Eczacılar, kurumu kapatıldığı için sokağa dökülen Tekel işçileri, hemşireler, ebeler ve daha niceleri…

Bir taraftan da “İmralı’da 17 santimetrekare” daha küçük olan hücreden dolayı “ikinci sınıf mahkûm” muamelesi gören elebaşından bahsederler…

Bir ülkenin başbakanı da, cumhurbaşkanı da veya siyaset yapanlar da “kefenimiz cebimizde” diyerek nasıl bir sona hazır olduklarını belirtme gereği duyarlar…

Çünkü bilirler ki bu ülkede kendi başbakanını asan aşağılık insanlar gelip geçmiştir.
Daha cumhuriyetin ilk yıllarına gidip, ezanın Türkçeleştirilmesini, Kur’an Kerim okumanın zinhar yasak olduğunu, çocuklarına dilediği ismi verememeyi, televizyon kanalı, radyo istasyonu, gazete veya bir siyasi parti kurarkenki “soruşturmaları “da saymıyorum…

Bütün bunlara gösterilen tepki ortadayken patriğin “kendimizi ikinci sınıf insan hissediyoruz” demesine ateş püskürüyoruz…

Biz Diyarbakır Cezaevinde insanlık dışı vahşetlerin yaşandığını söylüyoruz ama Gece Yarısı Ekspresi filmi bizim kafamızın tasını attırıyor.

Sanırım suç patriğin değil…

Suç, başkasının eleştirisine olan tahammülsüzlüğümüzdür.

Patriğe kadar uzanmaya gerek yok, bu ülkede yukarıdan beri saydıklarıma gidip sorsunlar, kendisini “birinci sınıf insan” yerinde gören kaç kişi var?

Bulunduğunuz kurumda bile dağıtılan çayın bardak kalitesi ile yediğiniz yemeğin, servisin ve verilen hakların farklılığına bakın daha iyi anlarsınız…

Uzağa gitmeye gerek yok, bu satırların yazarı bile yaşadığı hayat boyunca “birinci sınıf insan” muamelesi gördüğünü hatırlamıyor.

Bunu hatırlamam için “ayrıcalıklı” konumda olanların, “dokunulmaz” görülenlerin, “eleştirilmez” bilinenlerin olmaması gerekir…

Naif Karabatak
25 Aralık 2009

23 Aralık 2009 Çarşamba

Bir Değerimiz; Sırrı Süreyya Önder

Seviyesiz ve bir o kadar da insanı çileden çıkaran programların cirit attığı televizyon kanallarında arada bir güzel örnekler de çıkmıyor değil. İşini iyi yapanların hakkını yememe adına, “adam gibi” programlar yapan, bilgi ve birikimini izleyicilerine aktaranların olduğunu söylemek gerek.

Bunlardan birisi de “Salı Sefası” adlı program…

TV 8 ekranlarında her Salı akşamı izleyiciyle buluşan programı hemşerimiz Zara ile Oktay Kaynarca sunuyor.

Önceki geceki program ise deyim yerindeyse “Adıyaman Sefası”na dönüştü.

Düzeyli konukları, hoş sohbetleri ve müziğin en güzel nağmelerinin seslendirildiği program olmasıyla kısa sürede dikkat çeken Salı Sefası’nın önceki gece konukları bağlama ustası Arif Sağ, türküye bir ömür harcamış Belkıs Akkale ve Adıyaman’ın yetiştirdiği en önemli sanat adamı Yönetmen Sırrı Süreyya Önder’di…

Beynelmilel adlı filmle adını duyuran Önder, kapasitesinin çok azını sinemaya yansıttığı, sonraki ekran deneyimlerinden anlaşıldı.

Sayın Önder, “Adıyaman ağzıyla konuşan” ama sahip olduğu bilgi, birikim ve kültürüyle kapasitesini gösterebilen aydınlarımızdan birisi aynı zamanda.

Hoş sohbeti, dilinin tatlılığı, esprileri, hayata dair söyledikleri kayda değer.

Çıktığı her kanalda demokrat kimliğini, farklılıklara bakışını, dik duruşunu ve sıcaklığını görmemiz mümkün. Siyasi tartışma programlarının aranılan ismi haline gelen Önder, şimdi de sohbet programlarının da aranılan ismi haline geliyor.

Ekran budalası olanlar gibi kanal kanal gezmeyen, seviyeli programlara ve aralıklarla çıkan Önder’in “yüz eskime” sıkıntısı da yok. Böyle devam etmesini de diliyorum.

Gelelim Salı Sefası’na…

Kentler tanıtım yapmak için milyar dolarlar harcarlar. Bütün bu harcamalarına karşılık gelen turist sayısı önemli bir rakama ulaşmaz. Bunu bilenler kentlerin yetiştirdiği insanların fazlalığının milyarlar harcanan tanıtımlardan çok daha etkili olduğunu söylerler. Bunun en güzel örneği İbrahim Tatlıses’tir, Latif Doğan’dır, Zara’dır…

Elbette Sırrı Süreyya Önder’dir…

Çıktığı her programda olduğu gibi Salı Sefası’nda da “Adıyaman” damgasını vurmayı biliyor. Kültürümüzü, güzelliklerimizi, insanların sıcaklığını, esprilerini, misafirperverliğimizi ve değerlerimizi ekrana taşıyor.

Salı Sefası’nda bir de Zara olunca iki Adıyamanlı, programı Adıyaman Sefası’na çevirmeyi bildi.

Hele uzun aradan sonra Zara’dan “Oy aman aman burası Adıyaman” şarkısını dinlemeye doyum olmadı.

Oktay Kaynarca ve Sırrı Süreyya Önder’in okuduğu şiirler de programa ayrı bir tat verdi.

Elbette ki Arif Sağ’ın bağlaması, unutulmaz türküleri ve Belkıs Akkale’nin sesinin güzelliği programı izlenir kılan öğelerin başında geliyordu.

Programa başladığı günden bu yana fırsat buldukça kaçırmamaya çalıştığım Salı Sefası’nın zirve programı önceki geceki programdı diye düşünüyorum.

Sanmayın programa Adıyaman Sefası dediğim için bu kanıya varıyorum.

Başka illerden izleyenler için “Adıyaman Sefası” diyeceklerini tahmin etmiyorum. Çünkü bunu o kadar düzeyli yapıyorlar ki, “memleketçilik” yapıldığı suçlamalarıyla karşı karşıya kalamazlar.

Sırrı Süreyya Önder, Adıyaman’a çok şey katabilir, ülkeye çok şey katabilir ve nihayetinde sinemaya çok daha güzel şeyler katabilecek bir yapıda.

Ne yazık ki, o da benim gibi “parasal” konularla arası pek de iyi olmayan birisi olduğu izlenimini veriyor. Elbette ki bir film kolay çekilmiyor. Bu nedenle Adıyamanlı işadamlarının “geleceğe imza atma” adına Adıyaman’ı konu edinen, Adıyaman’da çevrilecek bir filme Sırrı Süreyya Önder’i ikna etmeleri, destek vermeleri en büyük dileğimdir.

Sırrı Süreyya Önder, “solcu” olduğunu her fırsatta söyleyenlerden ama günümüzde solcu diye geçinen partilerin de solcu olmadığını söyleme yürekliliğini gösterenlerden birisi. Solcu olmakla, başka kesimlere sırtını dönen birisi de değil. Yani tam anlamıyla demokrat bir duruş sergileyebiliyor. Bu açıdan sağcı-solcu diye yaftalamadan, ortaya koyduğu ve koyacağı ürünlerin hesabını yapıp, Adıyaman’a çok şey katan, güzellik veren Önder’i daha iyi yerlere taşımamız gerekiyor.

Bugüne kadar kendi insanımıza karşı gösterdiğimiz hoşgörüsüzlüğün artık terk edilmesi gerekiyor vesselam…

***

Bir Test, Bir Soru Ve İlginç Cevabı

İlköğretim okullarında öğrencilere çeşitli testler yapılarak seviyeleri ölçülüyor. Bunlardan birisinde ilginç bir soru var.

Farklı olduğunu söyleyen test yaprağında; Özge’nin yaz tatilini ailece Nemrut Dağı ve Kommagene Uygarlığına ait dev heykelleri görerek geçirmek istedikleri söyleniyor ve soruyu soruyor;

Özge ve ailesi bu arzularını gerçekleştirmek için hangi kentimize gitmelidir…

Cevap şıkları şöyle; a) Adıyaman, b) Bitlis, c) Malatya ve d) İzmir…

Hali üzere çocuklar “a” şıkkını işaretliyor…

Sıkı durun cevap anahtarında “a” değil, “c” doğru gözüküyor…

Yani Nemrut Dağı ve Kommagene uygarlığına ait dev heykelleri görmek için Adıyaman’a gelmekle, Bitlis ve İzmir’e gitmek arasında fark yok. Yani ulaşabileceğiniz iller bu üçü değil, bir diğeri olan Malatya…

Yorumu ve tedbiri İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne bırakıyorum…

Naif Karabatak
24 Aralık 2009

22 Aralık 2009 Salı

Süremiz Çok Kısıtlı

Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) verilerine göre en yüksek işsizlik oranı Şırnak’ta tespit edilmiş. Bunu takip eden illerin hali de içler acısı; Adana, Hakkari, Siirt, Tunceli, Adıyaman.. böylece devam ediyor. Demokratik açılıma karşı çıkanlar, doğu ve güneydoğunun işsizliğine, yoksulluğuna ve aslında çaresizliğine de ya çare bulmalılar ya neden bu halde olduğunun cevabını adam gibi vermeliler ama konumuz bu değil…

Şırnak işsizlikte birinci çıkınca televizyonların da haber konusu oldu.

Koca koca televizyonlar “İşsizlik neden Şırnak’ta çok fazla?” sorusunun yanıtını aramaya, Şırnaklıların sorunlarını irdelemeye başladılar.

Ben de tesadüfen bir televizyon kanalımızdan bunu takip ediyordum, zaplayınca da benzerini gördüm.

***

Ekranda gördüklerimden önce, gelin Şırnak’a uzanalım ve bakalım işsizliğin bu kadar fazla çıkması orada nasıl karşılanmış?

Muhtemelen işsizlik rakamları açıklanınca Şırnaklılar şok olmadı. Çünkü onlar yaşayarak işsizliklerini, yoksulluklarını, çaresizliklerini ve seslerini duyuramamalarının ne demek olduğunu biliyorlardı.

Onlar biliyorlardı ki, ulusal televizyon ve gazetelere haber olmak için ya terör eylemi olmalıydı, ya şehit cenazesi, ya töre cinayeti, ya çok küçük yaşta zorla evlendirildiği için intihar eden kızların olması gerekirdi, ya da çok geniş bir meydanda anadan üryan soyunmak…

Bütün bunların dışında acınızdan da ölseniz, memleketiniz yoksulluktan da kırılsa, hakaretler havada da uçuşsa, kamu görevlilerinden zulüm de görseniz zinhar sesinizi kimse duymaz.

Hal böyle olunca Şırnaklılar ilk kez bir konuda birinci geldiklerine seviniyorlardı. Şimdiye kadar birincilikleri olmamıştı. Ne yani işsizlikte birinci olmuşlar diye oturup ağlayacak değillerdi ya. Hiç değilse dertlerini 72 milyon dinleyecek, etkili ve yetkililer de duyarsız kalmayacaktı.

Şırnak Valisi işsizlik verilerinin açıklandığını duyduğunda özel kalem müdürünü çağırdı;

-Bana işsizlik verilerini, yatırımlarımızı ve projelerimizi getirin, şimdi ulusal kanallardan ararlar, mahcup olmayalım…

Belediye Başkanı da aynı şekilde bütün verileri hazırlatıp, bu arada uzayan sakal tıraşını olmak için de köşedeki berberi çağırttı.

Şırnak Ticaret Odası Başkanı da bütün hazırlıklarını tamamlamış, makyajını bile yapmıştır. Olur mu olur belki canlı yayın ekibi gelip, bütün yetkilileri ekrana çıkarır, onlar da illerinin sorunlarını 72 milyona ve dolayısıyla Ankara’daki yetkililere ulaştırırlardı…

Şırnak’taki diğer kamu görevlilerinin veya sivil toplum kuruluşu başkanlarının ekrana çıkmasına gerek yoktu ama –her ihtimale karşın- Ziraat Odası Başkanı ve Esnaf Odası Başkanı da tüm hazırlıklarını tamamlamıştı.

Sabahın köründe, henüz kargalar kahvaltı etmeden Şırnak Valisi bütün bu ekâbir takımını makamına çağırarak “seslerini daha iyi nasıl duyuracakları” konusunda görüş alışverişinde bulundu.

Ve derken Şırnak Valisi’nin telefonu çaldı…

Hepsi birden heyecanlanmıştı…

Ziraat Odası Başkanı birden telaşlandı, akşamdan beri hazırladığı notu evde unutmuştu. İzin isteyip koşar adım eve doğru yollandı. Diğerleri de makamlarına giderek telefon beklemeye başladılar.

Vali bey sekreter hanım kızın bağladığı telefondan 72 milyona seslenme şansı yakalamıştı. İşte birazdan bağlanacaktı…

Son kez aynaya bakan Şırnak valisi, bir yudum su alıp, sesi kısılmasın diye de peşinen birkaç kez öksürdü.

***

-Sayın valim, işsizlik Şırnak’ta neden bu kadar yüksek?

-Evet hanımefendi maalesef Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre işsizlik Şırnak’ta çok yüksek çıktı. Biz yıllardır işsizliğin kökünü kazımak için çabalıyoruz. Şimdi bunun…

-Tamam sağ olsun sayın valim, biz belediye başkanının da görüşlerini almak istiyoruz. Biliyorsunuz süremiz çok kısıtlı.

-Ben de şey ederim…

-Evet sayın seyirciler, ekranlarını yeni açanlar için bir kez daha tekrarlayalım. Türkiye İstatistik Kurumu verileri açıklandı. İşsizliğin en yüksek olduğu il Şırnak. Biz de bilmem ne televizyonu olarak Şırnak’ta neden işsizlik yüksek, ilin ne sorunu var yetkililerden öğreneceğiz. Şimdi Şırnak Belediye Başkanı hattımızda. Sayın başkan hoş geldiniz.

-Hoş bulduk hanım kızım.

-Efendim işsizlik rakamları açıklandı, Şırnak ilk sırada neden?

-İşsizlik rakamları açıklandı ve maalesef Şırnak ilk sırada. Şimdi tarım konusunda…

-Çok teşekkür ederim sayın başkan. Biliyorsunuz süremiz kısıtlı ve biz Şırnak’ın sorunlarını tüm kesimlerden almak istiyoruz.

-Ben de şey ederim…

-Evet sayın seyirciler, ekranlarını yeni açanlar için bir kez daha tekrarlayalım. Türkiye İstatistik Kurumu verileri açıklandı. İşsizliğin en yüksek olduğu il Şırnak. Biz de bilmem ne televizyonu olarak Şırnak’ta neden işsizlik yüksek, ilin ne sorunu var yetkililerden öğreneceğiz. Şimdi Şırnak Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı hattımızda. Sayın Başkan hoş geldiniz.

-Hoş bulduk.

-Sayın başkan işsizlik rakamları açıklandı, Şırnak’ta işsizlik oranları neden bu kadar yüksek?

- Şırnak’ımızın sorunlarını anlatma şansı verdiğiniz için öncelikle şahsınızda televizyonunuza çok teşekkür ederim. Şimdi biliyorsunuz Türkiye İstatistik Kurumu işsizlik verilerini açıkladı. Bu bizim için sürpriz değildi. Yıllardır her platformda Şırnak’ın sorunlarını gündeme getiriyoruz. Şimdi öncelikle şu yapılmalı…

-Çok teşekkür ederim sayın başkan. Biliyorsunuz süremiz kısıtlı ve biz tüm kesimlerin görüşünü alarak Şırnak’ın sorunlarını masaya yatırmak istiyoruz.

-Ben de şey ederim…

***

Şaka falan sanmayın. İnanın bu yazının Şırnak bölümü hayali ama ekranda gördüklerim tamamen gerçek.

Ve biz bu basının halkın gözü, kulağı ve dili olduğunu sanıyoruz. Sonra da bu basının neden Ergenekon gibi yapılanmaların hararetli savunuculuğunu yaptığını, neden darbecilere çanak tuttuğunu falan sorguluyoruz.

Onların halk diye bir derdi yok çünkü. Halkı önemseyen darbecileri adam yerine ko-ya-maz/koy-ma-ma-lı-dır…
Naif Karabatak
23 Aralık 2009

20 Aralık 2009 Pazar

Sıkıldım…

Son zamanlarda gündem baş döndürücü hızla gelişiyor. Bazen “neyi kaçırdık?” diye merak ediyoruz. Her gün yeni bir şokla güne başlıyor, her gün yeni bir hayret uyandıran gelişmeyle de günü noktalıyoruz ve yine yarın neyle karşılaşacağımızı, bizi hangi sürprizlerin beklediğini merakla başımızı yastığa koyuyoruz.

Ergenokan’la Türkiye, bağırsaklarındaki pisliklerden temizlenmeye başladı diye seviniyorduk ki, sahiplenenleri görünce şok olduk.

Bir başka terör örgütüyle dirsek temasında olan “sağcı terörist-solcu terörist”in ortak noktada buluşarak “terör” eylemlerinde bulunduğunu unutanlar birden bire avukat olarak karşımıza çıkınca “ne oluyor?” diye sormaya başladık.

Memur olan bazı kamu görevlilerinin çetelere bulaştığı, Emniyet Genel Müdür Yardımcılarının bile bazı çetelerde etkin rol oynadığını öğrenmeye başladık.

Yine bazı kamu görevlilerinin “ben bu hükümeti istemiyorum” diyerek bütün bir ülkenin geleceğini karartma adına aşağılık planlar hazırladığını, masum insanları, minicik yavruları, gencecik fidanları öldürmeyi planladıkları hatta bazılarını uyguladıklarını görüp iğrendik.

33 Mehmetçiği bile bile ölüme gönderenler utanmadan ekranlara çıkabiliyorlardı.

Yerden silah ve mühimmatlar fışkırıyor…

Sağda solda iğrenç planlar dolaşıyor…

Millet kafesleniyor…

Çiçek gibi memurlar “ya şundadır, ya bunda” diye vatandaşları “bizden-bizden değil” veya “iyi-kötü” şeklinde ayıklıyordu.

Türkiye’nin kıt imkânlarına rağmen 300 milyar dolar terör için harcanıyor, bu para birilerinin kasasını dolduruyor, bu rantı kaybetmek istemenler her barış ortamında savaş tamtamları çalmak için provokasyonlar yapıyordu.

33 asker öyle bir barış ortamında yaşama veda etmek zorunda kalıyor, yine benzer bir barış ortamında da Tokat’ın Reşadiye saldırısı geliyordu.

Önceki tecrübelere dayanarak “bakın burada bir provokasyon var” diyenler de “hain” ilan ediliyordu.

Oysa bu kadar tesadüf, suyu çıkan ucuz dizilerde bile olmuyor artık, seyirci yutmuyor ki vatandaş yutsun…

Darbe ortamını hazır etmek için gencecik fidanları birbirine kırdırıp, 12 Eylül’de devletin başına geçen gözü dönmüş katilleri bu millet unuttu mu ki, şimdiki provokasyonlardan da işkillenmeye…

Nokta Dergisi’nde yayınlanan Darbe Günlükleri, çiçek gibi hazırlanan planlar, milleti kafesleme girişimleri, fişlemeler, dinlemeler, andıçlar, milleti yaftalamalar.. bütün bunlar 12 Eylül öncesinde halkı zabt-u rap altına alma girişimlerine ne kadar da benziyor.

Gel de nefret etme…

DTP’nin kapatılmasıyla da şiddet dağdan sokağa taşıyor, “bu provokasyondur” diye emin olarak konuşan tecrübeli insanlara kulak asmayarak karşıt fikirli gençler de sahneye sürülüyor.

“Oyuna gelmeyin” diyenler bile oyuna geliyor, sahneye çağıranları kıskandıracak bir iştahla sahneye çıkıyorlar…

500 lira verdin mi “yapamayacağım şey yoktur” diyen insanlar piyasada dolaşıyor, bazılarına göre bu onursuzluk vatanseverlik oluyor, bazılarına göre vatan hainliği…

Zaten uzun zamandır vatan hainliği ve vatanseverlik ters yüz oldu, birisi bir diğerinin yerine geçti.

Tıpkı barış isteyenlerle savaş isteyenlerin karıştığı gibi…

Tıpkı demokrasi isteyenlerle demokrasi karşıtlarının yer değiştiği gibi…

Tıpkı düne kadar kardeşlik türküsü söyleyenlerin şimdi savaş tamtamı çaldığı gibi…

Yine aynı zamana denk gelmesi tesadüf mü bilinmez ama Türkiye’de hiç olmadık kadar uyuşturucu bulunuyor, zehir tacirleri gözaltına alınıyor. “Bu adamlar bugüne kadar kaç gencimizi zehirledi, neden şimdiye kadar ortaya çıkmadı” diye sorma gereği bile duymuyoruz.

Demokrasinin vazgeçilmez unsurlarından birisi olan basın, darbecilere çanak tutuyor, özgürlük alanlarının daraltılmasına katkı sağlayacak yayınlarıyla insanları şok ediyor.

Yine halka demokratik bir ülke oluşturmak için çabalaması gereken siyasi partilerde teröre destek verenler, darbecilere çanak tutanlar ortaya çıkıyor…

Son birkaç yıldır yaşananlar, 50 yıllık tecrübeye sahip bir haldeyken, halen 30-40 yıl öncesinde oynanan oyunların tuzağına düşenlerin olması insanı şaşırtıyor.

Her gün, “bugün ne olacak, yarın ne olacak?” diye iğrenç plan veya projelerin ortaya sürülüp sürülmeyeceğini merak ediyoruz.

Ve yine her gün iğrenç planları yapanları değil, planı deşifre edenleri sorgulamaya devam ediyoruz/edeceğiz de…

Sizi bilmem ama ben bu kadar yoğun gündemden, her gün aynı şeyi söyleyip, saçmalıkları dinlemekten, koca koca makama gelip, adam olamamış olanları dinlemek zorunda kalmaktan usandım.

Ama bıkmaya hiç niyetim yok…

Benim usanmam, iğrenç yüzleri görmeye devam etmek zorunda kalmamdan dolayıdır…

Naif Karabatak
21 Aralık 2009

18 Aralık 2009 Cuma

İşler “Tıkır Tıkır”

Onları “para sayarken” hayal edebilirdik. Tatilde güneşlenirken, dev fabrikaları denetlerken, yöneticilere talimat yağdırırken ve elbette ki çok özel programlara, çok özel röportajlar verirken…

Doğrusu onları reklâm filminde hayal edemezdik.

Sadece belli bir amaca hizmet edecek, kampanya usulü girişimler için “çorbada tuz” misali reklâmlarda oynayabilirlerdi…

Muhtemelen öyle bir şey tabii…

Bugünlerde ekranlarda ülkenin ekonomisine yön verenleri görmeye başladık; Mustafa Koç, Güler Sabancı, Bülent Eczacıbaşı, Erdoğan Demirören, Abdülkadir Konukoğlu, İdil Yiğitbaşı ve Cem Boyner…

Belli zamanlarda ekonomiye yön verme misyonlarını yerine getirmek için siyasete yön verdikleri de oluyor elbet ama bu konumuz dışı…

Reklâmlarda Türkiye’de üretilen makinelerin tıkır tıkır işlediği söyleniyor, bir şekilde bu makinelere kefil oluyorlar…

Merak ediyorum, bu önemli isimlerin işletmelerinde hangi ülkenin makinesi var diye?

Belki de Türkiye’de üretilen makinelerin dışında asla bir makine kullanmıyorlardır…

***

Aklıma yerli malı haftası geldi…

Her yıl 12-18 Aralık’ta kutlanan Yerli Malı Haftası şimdilerde kutlanmıyor, sadece “önemli gün ve haftalar” listesinde kendisine yer bulabiliyor.

İlkokuldaydık…

Yılda bir kez “Yerli malı Haftası” kutlar, o gün için evimizde olan “yerli malı” ürünleri çantamıza tıkıştırarak okulun yolunu tutar, “Yerli Malı Haftası”nın kutlanacağı ders saatindeyse sıraların üzerine dizerdik…

Elbette hepsi yerliydi…

Elması yerli, mandalinası yerli, portakalı yerliydi. O zamanlar muz almaya paramız yetmiyordu ama zaten Çikita muz da ülkemize gelmemişti…

Fındık yerliydi, badem yerli, fıstık yerli…

GDO’lu ürünleri bilmiyor, serada büyütülen “şişirme” ürünlerle de henüz tanışmıyorduk ve doğal olarak da hem yerli hem doğal ürünler tüketiyorduk…

Meşrubat elbette içiyorduk ama o zamanlar yerli gazozlarımız vardı. Her memleketin ilkel de olsa tesislerinde üretilen meyve suları vardı…

Buna rağmen de “ayran” ve “süt” bizim temel içeceğimizdi ve hepten yerliydi.

Sonra iş cıvımaya başladı…

Yerli Malı Haftası’na çikita muzlarla gidildi, adını okumaya zorlandığımız kekler, pastalar getirildi, üstüne de pepsi, coca cola içildi.

Her yıl “Yerli Malı, Yurdun Malı, Onu Herkes Kullanmalı” diyenlerin işletmeleri yabancı isimlerle süslendi, evlerinin her bir yanında ithal ürünler boy gösterdi…

Elbette kapalı kutu olmamalıydık, dışa açılmalı, dışarıdan da ürün almalıydık. Demir perde ülkesi değildik ki, insanlar damak zevkine göre dilediği gıdayı tüketmeli, dilediği ürünü kullanabilmeliydi…

Ama bu aynı zamanda bir samimiyetsizlik göstergesiydi de…

Hem “yerli malı” kullanmayı önereceksin, bunun için günler, haftalar tahsis edecek, eline mikrofonu alanı konuşturacaksın, sonra da ikiyüzlü bir şekilde yabancı ürünlerin kalitesinden, tadından, fiyatından bahsedeceksin…

Bu iş çok sırıtmaya başlayınca “Yerli Malı Haftası” nostaljik bir gün olarak hafızalarda kaldı.

Çünkü artık kırtasiye malzememiz de dışarıdandı ve biz başka ülkelere göbek bağıyla bağlıydık…

Olsun, belki onlarda bizim ürünü kullanır…

“Tıkır tıkır” işleyen makinelerimizi alır, kıtır kıtır yenen gıdalarımızla beslenir, şıkır şıkır parlayan kumaşlarımızla giyinirlerdi…

Olur mu olurdu?

Ama önce biz inanmalıydık…

Avlunun otunun acı olmadığını dünya âleme göstermeliydik…

İşte işadamlarımız bunu yapmaya çalışıyor…

Geçiyorlar ekranların karşısına, Türkiye’de üretilen makinelerin tıkır tıkır işlediğini söylüyorlar.

Ama samimiyet yok…

Sırıtıyor…

Nedendir bilmiyorum hiç inandırıcı değiller…

Belki de gerçekten ülkemizde üretilen makineleri tesislerinde kullanıyor, yürekten gelen o sözleri söylüyorlardır.

Ama nedendir bilinmez, ben çekimden hemen sonra parmaklarının arasına hangi sigarayı aldıklarını, kadehlerine ne doldurduklarını, ne yediklerini, üzerindeki kıyafetlerin hangi marka olduğunu, bindikleri aracın nereden geldiği gibi konuları düşünüyor ve inanamıyorum…

Hatta o stüdyoyu, çekimi yapan kamerayı, montaj masasını, kurguyu.. hasılı “tıkır tıkır” denen mekandaki ülkemin ürünlerini de düşünüyorum…

Belki de ben samimiyetsiz buluyorum…

Siz, siz olun ülkemizde üretilen makineleri kullanın, tıkır tıkır hem de…

***

Son bir not; Keşke diyorum, sanayicilerimiz bir de ülkenin huzur ve barışı için, daha çok demokrasi, daha çok insan hakları için ve elbette daha çok istihdam, daha çok yatırım için ekranların karşısına geçseler, bugüne kadar ihmal edilen bölgelerde yatırım yapacaklarını yüreklice dillendirseler…

Bu kampanya daha çok tutar ve daha çok güven verir, öyle değil mi?
Naif Karabatak
18 Aralık 2009

17 Aralık 2009 Perşembe

İtinayla adam öldürülür

Türkiye kritik bir süreçten geçiyor. Eğer sağduyu hâkim olur ve sahneye konmak istenen oyun tutmazsa ülke çok daha müreffeh yarınlara doğru yol alacak. Aksi halde ise “aman gelmesin” diye nefretle andığımız Olağanüstü haller, sıkıyönetimler ve belki de çok daha başka kötü yönetimlerle karşılaşacağız.

Kısaca halk, yarınını bugünden belirliyor.

Terör örgütleri de kendi varlıklarının devamı için halkın yarınını karartma derdinde…

Anayasa Mahkemesi’nin DTP’yi kapatmasıyla başlayan olayların her biri belli bir amaca doğru halkı sürüklemeyi amaçladığı gün gibi açık.

Bazıları bu oyuna alet oluyor, bazıları bilmeden haklı tepkisini ortaya koyup, çıkan sonuçla mücadele etmeye çalışıyor.

Ve tabii ki “ne iş olsa yaparım abi” diye sağda solda dolaşan kiralık ve karanlık eller…

İstanbul’da yapılan eylemlerde bir adam uluorta eline silah almış, sıktı sıkacak diye deyim yerindeyse “hava” atıyor…

Bir yanda taş atan çocuklara verilen hapis cezaları, bir yanda silah sıkan veya silahla tehdit edenlerin serbest kalması…

Daha sonra emniyet yetkilileri basında çıkan haberler üzerine malum şahsı tekrar sorguya aldı.

Eline aldığı silahla görüntülenen kişi ise televizyon ekranlarına beylik demeçler verdi; “Bana para verdiler silahı elime aldım, siz de 500 bin lira verin kimi derseniz onu rehin alırım.”

Ve bu sözü 70 milyonun gözünün içine bakarak, hiç utanmadan, arlanmadan söyleyebiliyor.

Sanki kiralık katil olmak onurlu bir işmiş gibi…

Sıradan “ne iş olsa yaparım abi” diyen gariban insanlarımızın iş istemesi gibi…

Sonra Muş’un Bulanık ilçesinde çok bulanık olaylar oluyor…

Bir işyerini kundaklamak istiyorlar, işyeri sahibi de terör örgütüne pabuç bırakmıyor ve eline aldığı otomatik silahı kalabalığa doğrultuyor. Sonuç iki ölü, dokuz yaralı.

Ekranları başında haberleri izleyenler “oh olsun, ne güzel terör örgütüne cevap verdi” diyorlar…

Doğru ya, adamın işyeri kundaklanmak isteniyor, aracı ateşe verilmek isteniyor. Adam “buyurun yakın, buyurun yıkın” mı diyecek, sessizce köşesine çekilip, olacakları mı seyredecek. Yoksa da eline aldığı silahla gözü dönmüş kalabalığa haddini mi bildirecek?

O kadar çetrefilli bir durum ki…

Ama zaten hedef de bu çetrefilde…

Amaçlanan o kişinin silahı ateşlemesi, kalabalıktan onlarca, belki yüzlerce kişinin ölmesi…

O dükkâna saldıranlar bunu bilerek yapıyor…

Yani birileri halkı sokağa çekmeye, terör örgütü veya yandaşlarıyla karşı karşıya getirmeye çalışıyor…

Amaç, Doğu ve Güneydoğu’yu yeniden o pis günlere döndürmek…

“Kürtlerin hakkını savunuyorum” diyenler, Türk-Kürt kim varsa bu bölgedeki insanların hayatını karatmak niyetinde…

Olayların önü alınmayacak, her yerde sokak hareketi baş gösterecek, insanlar ölecek, işyerleri tahrip olacak, evler talan edilecek ve devlet “artık yeter” diye güya olaya el koyacak…

Gelsin sokağa çıkma yasakları…

Gelsin Olağanüstü hal yönetimleri…

Ve gelsin zulüm…

Gelsin insanlık dışı davranışlar, hakaretler, işkenceler, suçlu ve suçsuzu ayıracak minicik bir beyne bile sahip olamayanların yönettiği bir bölge…

İstenen bu…

Bunu isteyenin hangi terör örgütü olması bir şey değiştirmez…

Birileri sahneye bir oyun sürüyor. Senaryosu, kurgusu, müziği ve bütün efektleri hazır…

Kendilerince oyunda rol alacaklar da belli, onlar sokağa çıkıyor, ekranlarda boy gösteriyor ve bu oyunda bilerek veya bilmeyerek oynayacak oyuncular bekleniyor.

Bazıları da “vatan millet aşkına” diyerek oyuna alet oluyor.

Bazıları da “haydi!” diyerek gençleri oyuna sürüyor…

Unutulmasın ki, şu günlerde sokağa çıkmak, tahriklere kapılmak ve oyuna alet olmak, asla ve asla vatanseverlikle bir ilgisi yoktur.

Ağzı salyalı provokatörlerin oyununa gelmek için bundan daha güzel bir fırsat olamaz.

Ya oyuna gelin, bölgemizi yaşanmaz hale getirin, ya sağduyulu olun, oyunu tersine çevirin.

Yani hepsi elimizde…

Biz ne istersek o olacak…

Yoksa inanın hem işsizlikte, hem yoksullukta hem de “ne yaptığını bilmeyenlerin” olduğu bir ortamda “itinayla adam öldürülür” diye reklâm yapanlar bile ortaya çıkar.

Naif Karabatak
17 Aralık 2009

16 Aralık 2009 Çarşamba

Güzel şeyler de oluyor

Yoğun gündemden bazen farklı tatları kaçırıyoruz. Gelin bugün hayatın içinde olan güzel şeylerden birisine gidelim ve bir çocuğun yüzünde gülücükler doluşmasına katkıda bulunanlara yürekten bir selam gönderelim.

Üç yıldır Bir Milyon Kalem sitesinde farklı etkinliklere imza atıyoruz. Siteye gönül veren herkesin yürekten desteklediği kampanyalar tahminlerin üzerinde bir ilgiyle karşılanıyor ve amaca ulaşıyor.

Bazen 33 okul 3003 öğrenci için el ele verdik…

Bazen Her Çocuğun Bir Masalı Olsun dedik…

Ve bazen de Çelikhanlı öğrenciler için “Bir Kitap da Sen Bağışla, Bir Ufuk da Sen Aç” dedik.

Şimdi de “Adıyaman’da Bir Çocuğum Var” demeye başlıyoruz.

Adıyaman Sevgi Çocuk Yuvası ile Adıyaman 80.Yıl Rehabilitasyon Merkezi’nde barınan çocuklarımız için “Yılbaşı Sürprizi” hazırlıyoruz…

Yüreği sevgi dolu dostlar sayesinde “kişiye özel” hediye paketleri birer birer gelmeye başladı.

Elbette ki ben diğer dostlardan daha şanslıyım. Çünkü Adıyaman’da olduğumdan bu heyecanı bizzat yaşayanlardanım.

Dün Sevgi Çocuk Yuvasını ziyaret ederek, gelen paketlere baktım…

Yurdun dört bir yanından özenle hazırlanan koliler gelmeye başlamış…

Çocuklarımız biraz daha sabredecek…

Yılbaşı gecesi özenle hazırlanan ve bin bir umutla gönderilen paketler, çocuklarımızın yanında açılacak, onların sevincine Sosyal Hizmetler İl Müdürü Murat Demirkol’la birlikte şahitlik edeceğiz…

Belki katılmak isteyen olursa daha başkalarıyla…

Çocuklarımız için düzenlenecek yılbaşı eğlencesinde yeni oyuncak, yeni giysi ve ayakkabılarla ve belki daha farklı sürprizlere tanıklık edecekler.

Doğrusunu söylemek gerekirse, belki bu çocuklarımızın gönderilen giysilere çok da ihtiyacı yok…

Hediye olarak alacakları oyuncaklar da çok önemli değil…

Renkli renkli ayakkabılar da…

Ama onlar için tek önemli olan şey “onları düşünme”dir…

Herkesin yeni yıla girmek için tatlı bir telaş yaşarken, onların düşünülmüş olması çok önemli…

Onlar “Noel Baba” beklemiyor, sevgi dolu yürekleri özlüyorlar…

Yurdun dört bir yanında “Adıyaman’da bir çocuğum olsun” demek az şey mi?

Yoksa inanın Adıyaman Sevgi Çocuk Yuvası da, 80.Yıl Rehabilitasyon Merkezi’nde de çocuklarımıza sağlanan imkânlar yeterli…

Zaten hediyenin amacı da “muhtaç” olduğu için değil, düşünmenin güzelliğini göstermek içindir.

Bizler hediyeyi sevdiklerimize veririz.

Onları düşündüğümüzü gösterir, “pahada ağır olan değil” diyerek “yükte hafif” olsa da çocuklar gibi seviniriz…

İşte Bir Milyon Kalem ailesi olarak bu sevinci çocuklarımızın yaşamasını istedik…

Gerek Şebnem Soysal, gerek Erkan Bal ve gerekse “gönüllü olarak” destek veren tüm yazarlar, şairler, site sahipleri, gazeteciler, işadamları ve bürokratlar yılbaşı gecesini merak ediyorlar…

Onlara buradan ulaştıracağım güzel haberleri bekliyorlar.

Onların heyecanını biliyorum, sevgi göstermenin güzelliğini yaşamak istiyorlar, sevgi dolu gönülleriyle…

Hiç merak etmesinler, önemli olan güzel bir işe niyetlenmek…

Nasılsa niyetlenmek, başlamayı, başlamaksa bitirmeyi getirir.

Ve bu kampanyaya Şebnem, Erkan ve ben niyetlendik…

Sonra detaylandırıp başladık…

Destekler aldık, sevgi dolu mesajlar yağdı, ardından kampanya başladı ve son sürat devam ediyor…

Başlamak, aynı zamanda bitirmeyi de getirirse, şunun şurasında sayılı günler kaldı ve bu kampanya da birçok güzellikle sona erecek…

Ama inanıyorum ki, çocukların yüreğindeki sevgi ile destek verenlerin yüreğindeki sevgi hiç bitmeyecek…

Kampanyaya destek veren herkese yürekten teşekkür ediyorum.

Şimdi kolları sıvayın, eğer halen paketinizi kargoya vermediyseniz, yarını beklemeyin, bugün teslim edin…

Öyle sanın ki, kendi kendinize yılbaşı hediyesi alıyorsunuz…

Öyle sanın ki, “en sevdiğinize” yılbaşında sürpriz yapacaksınız…

Bekliyoruz…

Naif Karabatak
16 Aralık 2009

14 Aralık 2009 Pazartesi

Kalleş Artistler Sahnede

Önceki günden bu yana gazete sayfalarında ve televizyon haberlerinde sıkça görmeye başladığımız birkaç haberden bahsetmek istiyorum. Bu haberler son günlerin gündemiyle

Mersin’de DTP’nin kapatılmasını bahane eden ve terör örgütünün işi olduğu iddia edilen saldırılarda, özellikle Adıyaman ve Malatya gibi Güneydoğu’dan giden vatandaşların işyerleri tahrip edildi.

İşyeri tahrip edilen vatandaşlar, “Kürt Kürde böyle bir şey yapar mı?” diye soruyor, haklı olarak…

Ve ekliyorlar; “Biz de Kürt’üz. Böyle Kürtlüğü kabul etmiyoruz. Kürtlük bu ise, biz Kürt değiliz.”

***

İzmir’de “Türk Bayrağı” bulunan işyerlerine terör örgütü üyelerince saldırı düzenlendi, işyerlerinin tahrip edildi…

***

DTP'nin kapatılmasını bahane ederek sokağa dökülen terör örgütü PKK yandaşları, İstanbul Yenibosna’da bazı işyerlerinin camlarını taşladı. Aynı yerde şehitler için yürüyüş yapan bir grup genç ise PKK yandaşlarını kovaladı.

***

Molotof’la saldırdıkları otobüsteki 17 yaşındaki Serap’ı yakarak öldüren PKK yandaşları, önceki akşam da taş yağmuruna tuttukları İETT otobüsünün şoförünü de katledeceklerdi. Hurdaya dönen aracın içi ise dev taşlarla doldu.

***

Yurdun dört bir yanında “şehitler ölmez, vatan bölünmez” diye slogan atarak yürüyüş yapıldı, DTP İl Örgütleri de protestodan nasiplendi.

***

Bütün bu haberleri buraya almaya çalışsam köşem yetmeyecek.

Yıllardır Türkiye’de “olağandışı” ölümler, suikastlar, provokasyon kokan eylemler, kışkırtıcı ve ürkütücü planlar, mide bulandırıcı eylem hazırlıkları duymaya çok alıştık.

30 yıldır süren terör olaylarının kökünün kazınıp, barış ve kardeşliğin hâkim olması için atılan Demokratik Açılım adımı, tam bütün kesimlerin yüreğine su serpiyordu ki, birden bire alışkın olduğumuz kışkırtıcı görüntüler yeniden ortaya çıktı.

Önce Tokat’ta hain bir saldırı sonucu 7 askerimiz şehit oldu, üç askerimiz ise yaralandı…

Olaydan üç gün sonra PKK, saldırıyı “kısmen” üstlendi ve ihale PKK’da kaldı…

Soru işaretleri ise havada…

Ne kadar da öncekilere benziyordu, ne kadar da işin içinde iş olma ihtimali vardı…

Sonra iki yıldır sumen altında bulunan DTP’nin kapatılması gündeme geldi.

DTP’de çok kışkırtıcı söylemleri olan şahinlere değil, barış yanlısı güvercinlere “siyaset yasağı” geldi…

Çok ilginç bir ayrıntıydı bu aslında…

Anayasa Mahkemesi, 367 kararından bu yana verdiği kararların hukuki mi olduğu, siyasi mi olduğu tartışmaları bir kez daha yine ayyuka çıktı, bunu güçlendirecek şekilde söz ve eylemleriyle kışkırtanı değil, barış yanlılarına yasak getirildi. Sonra öğrenildi ki, meğer şahinlerin ismini dosyaya koymayan da bildik bir isimmiş…

AK Parti’ye eften püften gerekçelerle iddianame hazırlayan Başsavcı Abdurrahman Yalçınkaya…

Belki de şahinlerin “korunması” gerektiğini düşünenler olmuştur, kim bilir…

Çünkü bu süreçte ezberimiz bozuldu. Bütün dünyada barış istenirken, bizde savaş tamtamları çalanlar vatansever diye ortaya çıkmaktan bir nebze olsun utanmadı.

“Barış isteyenlerin hain” olduğu, “savaş isteyenlerin vatansever” olduğu kabul ettirilmeye çalışılıyor.

Sonunda DTP kapatıldı…

Beklenen provokasyonlar da kendini göstermeye başladı.

Yurdun dört bir yanında Kürtler Kürtleri kırmaya başladı.

Bir parça ekmek parası kazanmak için yurdundan yuvasından gurbet ele giden Doğu ve Güneydoğulu vatandaşlar, yine aynı bölgenin insanlarınca mağdur ediliyor, işyerleri, evleri tahrip ediliyor…

Bugüne kadar bazı örgüler Kürtleri Kürtlere kırdırırken, şimdi Kürtler bir birini kırıyor…

İzmir’de, İstanbul’da, Adana’da, Mersin’de “kendilerine yardım” veya “yataklık” etmeyen “hemşerilerinin” işyerlerini, evlerini tahrip ediyorlar…

Veya görüntü böyleydi…

Bu görüntünün ortaya çıkması için yoğun mesai harcayanlar emeline ulaşıyor gibi gözükse de aslında vatandaş sağduyulu. İşin içinde puştluk olduğunu biliyor ve ona göre oyunlara alet olmuyor.

Birleri insanların birbirine düşmesini istiyor, birleri kardeşin kardeşi kırmasını, ülkenin savaş alanına dönmesini çok arzuluyor.

Böylece ortaya çıkacak, bildik sloganı atıp, kendilerine olan ihtiyacı gündeme getirecekler…

Bu filmler çok bayatladı ama çok adice olduğunu da söylemeliyim.

Hem senaryo çok kötü, hem de sürekli “kalleş artistler” sahneye sürülüyor…

Naif Karabatak
15 Aralık 2009

10 Aralık 2009 Perşembe

İşte Kan Üzerinden Siyaset

Tokat’ın Reşadiye ilçesinde 7 askerimizin şehit edilmesinden sonra bunu demokratik açılıma bağlayan siyasilerin olduğunu görünce doğrusu hiç şaşırmadım.

Özellikle CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ile MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin hükümete ve dolayısıyla da demokratik açılıma yönelik eleştirileri…

“İşte demokratik açılımın sonucu, 7 şehit. Hükümet bu ihanete devam edecek mi?” diye sorgulamaya başladılar…

Bahçeli ve Baykal’ı duyan da “bu ülkede ilk kez Mehmetçiğe yönelik hain saldırı oldu” sanacak.

Yaklaşık 30 yıldır PKK’yla silahlı mücadele yapılıyor ve 30 yılda 30 binden fazla insanımız kaybettik.

O zaman demokratik açılım yoktu…

Aslında işi bitirmek için atılan doğru dürüst adım da yoktu…

30 bin insanımızın ölümünden demokratik açılım sorumlu tutulmazken, neden 7 askerimizin şehit olmasında demokratik açılım sorumlu tutuluyor?

Bu kolaycılık değil mi?

Bundan daha basit, bundan daha kısır bir siyaset olabilir mi?

7 askerimizin acısı yürekleri dağlarken, bundan nasıl siyaset yapacağının telaşına düşmek için kıvranmak ne kadar ahlaki, sorgulanması gerekmez mi?

Demokratik açılım olmasaydı, şimdi yedi askerimiz yaşıyor olabilirdi…

Bu belki doğru…

Çünkü hain saldırıyı henüz üstlenen olmadı…

Saldırıyı PKK yapmışsa, zaten 30 yıldır yaptığının aynısını yapıyor demektir.

Yok eğer saldırıyı PKK yapmadıysa ne olacak?

Veya PKK’nın içerisinde meydana gelen görüş ayrılığı nedeniyle “demokratik açılımı istemeyenler” tarafından planlanıp, uygulandıysa ne olacak?

Yani saldırıyı ve saldırı sonucunda meydana gelen 7 şehidi, demokratik açılıma bağlamak işin kolayına kaçmaktan başka bir şey değildir.

Öyle olması için bugüne kadar hiç şehit cenazesi görmemiş olmamız, birden bire açılımla birlikte şehitlerin sayısında artış olması gerekirdi.

Böyle bir şey yoksa ve şehitler olmasın, analar ağlamasın, anlamsız savaş sona ersin, ülkede barış ve huzur olsun diye atılan adımı, “şehit cenazesi geliyor”a bağlamak ne kadar ahlakidir?

***

Belli bir görüşü temsil edenler veya ettiğini sananlarca yıllardır yapılan yanlış, -maalesef- şehit cenazesi üzerindendir.

Bu siyaset açısından da acıdır, ülkeye getirisi açısından da…

30 yıldır devam eden anlamsız savaşta her gün yeni şehitler, yeni ölümlerin yaşanmasında sesi soluğu çıkmayanlar, bütün bu kayıpların sona ermesi için atılan adımda seslerini yükseltmeleri düşündürücü geliyor.

“Yoksa..” diye insanın aklına bin bir türlü fikir geliyor ve bu fikirlerin hiç birisi de “vatanını ve milletini seven” kategorisine konmuyor.

O zaman “vatan hainliği” suçlaması tersine dönüyor ve “bunu söyleyenler mi hainlikle suçluyor?” diye bir düşünce kaplıyor herkesi…

Hainliğin ölçüsü hangisi diye sormak gerekiyor…

Sahi hangisi, her gün yeni şehitlerin gelmesini istemek mi, bütün bu ölümlerin olmasını engellemek için didinmek mi?

Elmalarla armutları ancak böyle toplamayı uygun gören CHP ve MHP, hesaplamayı da bilmiyor…

30 yılda 30 binden fazla insanın ölmesini, yüz binlerce insanımızın mağdur olmasını, köyünü, yurdunu, yuvasını terk etmek zorunda kalmasını, yoksul ve işsiz olmasını ülkeye ve insanımıza artısını ve eksisini hesaplayıp, çözüm bulmak yerine bugün olanı, bugüne bağlama kolaycılığına kaçıyor.

Ya dün olanlar?

Bütün şehitler neden göçüp gitti?

Analar neden ağladı?

Gelinler neden dul kaldı?

Çocuklar neden yetim ve boynu bükük bir halde?

İnsanlar köyünü neden terk etti?

Neden yoksulluk had safhada?

Neden işsizlik diz boyu?

Neden Doğu ve Güneydoğu’da taş üstüne taş konamıyor, yatırım yapılmıyor, insanca yaşamın bütün gerekleri yerine getirilemiyor?

Bütün suçlu demokratik açılım mı, demokratik açılımı kapatmak isteyenlerin getirdiği nokta mı?

Sahi hangisi?

Hangisi daha hakça?

Onu bunu bilmem ama ben son acı olayı demokratik açılımı bağlama gayretlerini “kan üzerinden siyaset yapma” olarak algılıyorum.

Yanıldığımı söyleyen varsa 30 yıldır olanların da hesabını çıkarması gerekir.
Naif Karabatak
11 Aralık 2009

Çözüm, provokasyon ve hainliğin ölçüsü

Türkiye, 30 yıldır terör belasıyla uğraşan ülkelerin başında geliyor. Birçok ülke bu süreçte terörle baş etti, bir kısmı halen terörle mücadeleye devam ediyor. Ve her ülke de biliyor ki, terörün dini imanı olmaz, terör, ülkeye asla iyilik getirmez, sürekli kan ve gözyaşı bırakır.

Derin acıların yaşandığı, gencecik insanların hiç uğruna yaşamını yitirdiği, boş yere kendi ülkesine ve milletine düşman olduğu süreçtir, bu sancılı süreç…

Sadece can kaybına neden olmakla kalmıyor, ülkenin zenginliğini de alıp götürerek, ardında yoksul bir nüfus bırakıyor, başka ülkelere el açan konuma düşülebiliyor.

Terörün hüküm sürdüğü bölgelerdeki yoksulluk ve işsizlik o kadar had safhaya çıkıyor ki, ne yatırım geliyor, ne sağlık, ne eğitim, ne de başka yenilikler, güzellikler, yatırımlar…

Hal böyle olunca aklıselim sahibi siyasiler, yöneticiler ve kişiler “çözüm” diye diretmeye başlar, barışla bütün bu olumsuzlukların önlenmesi, insanların huzur bulması, gözyaşlarının artık akmaması istenir. Böylece yoksulluğun beli kırılacak, insanlar iş ve aş sahibi olacak, ülkeye daha çok yatırım yapılacaktır.

Bütün bunların olmasını isteyen ne kadar varsa, olmaması için de direnen o kadar insanın olması her ülkede mümkündür.

Nitekim bir yerde terör varsa terörden etkilenenler olabileceği gibi terörden nemalananların olması da doğaldır.

Bu bazen paradır, bazen güçtür, bazen siyasettir, bazen de makam veya mevkidir.

Dünyanın her yerinde olduğu gibi terörü besleyen kimi unsurlar perde gerisinden gündemi belirlemeye çalışır ve böylece ana hedeflerine terörden kaynaklı güç veya parayla varabilirler.

Dolayısıyla da bu gücün elinden gitmesinin kendilerinin yok olması olarak algılanacağını da iyi bilirler.

Ve bunun için de asla çözüm istemez, asla çözüme yanaşmazlar.

Son günlerde ülkemizde tartışılmaya başlanan demokratik Açılım, aslında terörle başı belada olan birçok ülkenin denediği bir yöntemin benzeştiği örnektir.

Yine son günlerde demokratik açılıma karşı çıkanların farklı siyasi partide, farklı görüşte olması da benzeşmektedir.

Yani demokratik açılımla elde edilecek kazanımlar kendilerinin siyaset yapmasına, gücü elinde bulundurmasına, parayı daha çok kazanmalarına engel teşkil ediyorsa karşı çıkmaları kadar doğal bir şey olamaz.

Bu nedenle halkın tepkisiyle rant elde edenlerin tepkisini karıştırmamak gerekir.

Halk, şehit cenazesi gördüğünde milli duyguları kabarır, bunun sonucunda da “açılımların onları yüreklendirdiği” hissine kapılabilir.

Oysa yüreklenen yok, koltukları giden, gücü kaybetmeye başlayan, makam veya mevkileri uçup gidecekler var ve bütün bu tantanaların esas nedeni gücü elinde bulundurmak için yapılan provokasyonlardan öte bir şey değildir.

Bu o kadar açık ki, bugüne değin ne zaman çözüm için bir adım atılmış olsa beraberinde kesilen hain saldırılar birden bire başlıyor, faili meçhuller artıyor veya bir aydınımızı daha kaybediyoruz.

Birbiri peşi sıra gelen şehit cenazeleriyle halkın “artık yeter” demesi ve terörü bitirmek için “silahlı mücadele”ye devam edilmesinin gerektiğinin dillendirilmesi isteniyor.

Beklenti böyle, sonuç da hep böyle oluyor ne yazık ki…

Oysa zaten istenen o, zaten amaçlanan mevcudun devam etmesi, birilerinin bundan nemalanmasının sürdürülmesidir.

Yoksa demokratik açılımın ne devlete, ne millete ne de dışarıya karşı bir kötü tarafı yok, aksine her tarafa karşı da güzellikleri var.

O nedenle demokratik açılım ve beraberindeki şehit cenazeleri çok bildik geldi.

Ardından başlayan “hain” tartışmaları da…

Sanki “hainliğin ölçme aleti” varmış gibi siyasiler birbirlerinin hıyanetini ölçmeye başladılar, kendilerine bakmadan…

Oysa vatanseverlik, ülkesini daha müreffeh yarınlara taşıma arzusu ve gayretini de beraberinde getirmeli. Vatansever olan, vatanında yaşayan herkesin eşit olmasını, mutlu bir hayat sürmesini, gözyaşı dökmemesini, yoksul olmamasını ister.

Kuru kuruya vatanseverliğin, kimseye faydası olmadığı açıktır.

Ve nedense hep çözüme yaklaşıldığında birilerinin vatanseverlik damarları kabardıkça kabarır. 30 yıldır neredeydiniz, ne yaptınız, hangi insanın gözyaşını dindirdiniz, hangi anaya evlat acısını geri verdiniz?

Demokratik açılımın tam şekillenmeye başladığı bir zamanda birden bire “parti kapatma” ortaya sürüldü. Ardından terör örgütü elebaşısın koğuşunun metrekaresi gündeme geldi.

Ve derken sokaklar savaş alanına döndü…

Ardından da Tokat’ta 7 canımızı kaybettik…

Bildik bir senaryonun sahneye konulmasıydı.

Nitekim bu Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de buna dikkat çekerek, “Ne zaman çözüm gündeme gelse provokasyonlar oluyor” demişti.

Ne ilginç tesadüf değil mi?

Naif Karabatak
10 Aralık 2009

9 Aralık 2009 Çarşamba

Her şey eskisi gibi mi olacak?

Bırakın sloganları, bırakın lanetlemeyi, bırakın kınamayı; bu kanı durdurmak için sadece bir saniyelik nefesiniz varsa harcayın ve öte dünyaya “ben görevimi yaptım” diye huzur içerisinde gidin. Tarih sizi “kan akıtan” değil, “kan durduran” olarak ansın…

***

Yaklaşık 30 yıldır klişe haline gelen ama bir türlü gerçekleşmeyen dileklerden birisi de “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” taahhüdüdür. “Şehitlerimizin kanları yerde kalmayacak” da bu klişe laflardan bir diğeri.

Ya “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” sloganına ne demeli; şehitler ölüyor, vatan fiziki olarak değilse de insanların kamplaşması, ayrışması veya ötelenmesi nedeniyle bölünüyor…

Sadece bunlar değil elbet, “hain saldırı”yı lanetleyen, “katillere haddinin bildirileceği”ni söyleyen kaçıncı bakan, kaçıncı başbakan veya cumhurbaşkanı gördüğümüzü de unutmaya başladık.

Buna askeri ve yerel yöneticileri de eklerseniz “had bildirme”nin çapı ülke geneline yayılacaktır.

Ancak şehitler ülke geneline yayılmıyor, ateş düştüğü yeri yakıyor ve nasıl oluyorsa hep aynı bölge insanları hayatını kaybediyor, bir o yandan, bir bu yandan ama kesin olansa ateş sadece düştüğü yeri yakıyor.

Önceki gün Tokat’tan 7 şehit haberi geldi…

Uzun zamandır şehit haberi duymadığımız için epey sarsıcı bir haber oldu.

Şehit haberine sevinen oldu mu çok merak ediyorum, hani elinden oyuncağı alınmış gibi bas bas bağıran, demokratik açılımı istemeyen, kan akmasını, savaşın devam etmesini, her gün yeni şehitler gelmesini arzularcasına ve çılgınca bağıranlar dün sevindi mi?

Belki de Adana’dan Harun Aslanbay, Adıyaman’dan Onur Boztemir, Ordu’dan Kemal Pide, Giresun’dan Cengiz Sarıbaş, ve Hatay’dan Fatih Yonca’nın hain saldırıda yaşamını kaybedip, şahadet mertebesine ulaştığını duyunca sevinen başka hainler de olmuştur.

“Ölüme sevinen mi olur?” demeyin, öyle bir olur ki, 30 yıldır akan kanı durdurmak için kılını kıpırdatmayanların dille değil, davranışlarıyla böyle sonucu bekledikleri, özledikleri, hatta hararetle arzuladıkları gerçeğiyle karşılaşırız.

Demokratik açılımla esas hedeflenen “analar ağlamasın”dı…

Yeni şehitler olmayacak, kandırılan gençler dağa çıkmayacak, dağa çıkanlar inecek, herkesin doğuştan gelen demokratik hakları verilecek, insanlar farklılıklarıyla bir arada yaşayabileceklerini görecek ve ülke enerjisini çok daha farklı alanlara kanalize edecekti…

Teröre kaynak aktarılmayınca yatırım olacak, işsizlik önlenecek, yoksulluğun beli kırılacaktı.

Bu ülke için iyi bir şeydi ama “kan üzerinden siyaset yapan” veya “makamını kana borçlu” olanlarca istenmemesi mümkündü.

Nitekim yaşadığımız süreç bunu gösteriyor.

Demokratik açılımın yüzlerde tebessüm oluşturduğu bir zamanda her şey birden bire tersine dönüyor ve bir biri ardına süreci baltalayacak adımlar bilinçli olarak atılıyor.

Bakıyorsunuz süreç, İmralı’da 17 santime kurban edilmek isteniyor. Koca bir adayı bir kişiye tahsis etmişsiniz, milyarlarca lira harcayarak özel hapishane yapmışsınız ama birkaç santimi bir yana bırakın onlarca metre fazla olup olmamasını ince eleyip sık dokuyorsunuz.

Birden bire ülkenin birçok kentinde provokasyona yenik düşen yığınlar orta yere dökülüyor, askere, polise taş atıyor, ortalık savaş alanına dönüyor.

Ve yıllardır parti kapatmayı zorlaştırmayan iktidarlar yüzünden bir kapatma davası daha DTP’nin kapısını zorluyor…

Bir yanda sokağa taşan olaylar, bir yandan 17 santimlik koğuş hesabı, bir yandan kapatma, bir yandan süreci sabote etme çalışmaları ve ardından gelen hain saldırı, yaşamını kaybeden Mehmetçiklerimiz ve yine “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” söylemleri, “hain saldırıyı” kınamalar, “kanın yerde kalmayacağı”nı söylemeler ve tabii ki “şehitler ölmez, vatan bölünmez” sloganları…

Bugünü düne benzetmek isteyenler her zaman galip gelmemeli…

Dünü bir yana bırakıp, ülkenin daha çağdaş, daha modern, daha demokratik bir ülke haline gelmesini kim neden önlemeye çalışıyor iyi tahlil etmek gerekir.

Şehitler gelmeyince koltuğu sallananların keyfi gelsin diye hiç kimse evladını kurban vermek istemez.

Çözümü varsa, çözülmeli…

Sorun varsa çözümün de olduğu bilinmeli…

Ve bazen “içiniz kan ağlasa” da bazı durumlara “evet” deme büyüklüğü gösterebilmelisiniz.

Her iki kesim içinde bu böyle…

Hiçbir pazarlıkta “mutlak kazanma” olmayacağına göre “ortak kazanma”yla demokratik açılım çok daha farklı yerlere gidebilir.

Analar artık ağlamaz…

Fidan gibi gençlerimizi kaybetmeyiz…

Şehitlere gözyaşı dökmeyi unutur, onların hayattaki başarılarını konuşuruz…

Dağa çıkan, kandırılan, kendi ülkesine ve kendi milletine düşman olanların ülke için “iyi şeyler” yaptığına tanıklık bile edebiliriz. Kimi iş yaşamında, kimi eğitimde güzel yerlere gelebilir.Hayal değil, olur mu olur ama olursa güzel olur…

Ve o zaman “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diye ardımıza bakar, nostaljik iç geçirmeyle kötü günlerin geride kaldığı için şükrederiz…

Yoksa da “bu kan yerde kalmayacak” türü “içi doldurulamayan” söylemleri çok uzun yıllar söylemeye devam eder, “her şeyin eskisi gibi olması için” kıvranıp duranların kâr hanesine birer çentik daha atarız.

Ama o çentikler bütün bir milletin de yüreğini dağlıyor.

Tıpkı yedi askerimizin yüreğimizi dağladığı gibi…

Naif Karabatak
9 Aralık 2009

8 Aralık 2009 Salı

Madımak Nasıl “Kafes”lendi?

Yıllardır Alevi kesim ile Sünni kesim arasında tartışmalara neden olan ve bir tarafın diğer tarafı suçlamalarıyla sıcak diyalogun önünü kapatan Sivas olayları ya da Madımak yangınıdır.

Tarihler 2 Temmuz 1993’ü gösterdiğinde Sivas’tan çok acı bir haber geldi. Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında Sivas’ta bulunan bazı sanatçı ve aydınlar Madımak Oteli’nde kalıyordu. Otel, kimliği halen belirsiz kişi veya kişilerce yakılmış, bir grupta bu yangını seyretmişti. Madımak Oteli’nin yakılması sonrasında 35 yazar, ozan, düşünür ile iki otel çalışanı yanarak ya da dumandan boğularak hayatlarını kaybetmişti.

Aralarında Yazar Aziz Nesin’in de bulunduğu pek çok sanatçı ve fikir insanı dönemin Sivas valisi Ahmet Karabilgin’in özel davetlisi olarak Sivas’ta bulunuyordu. Kültür Merkezi içindeki karşıt grupla çıkan taşlı sopalı çatışma, polis tarafından fazla büyümeden, zor kullanılarak önlendi. Binlerce kişiden oluşan grup, Kültür Merkezi’nden yeniden Hükümet Meydanı’na geldi. Hükümet Konağı’nı taşlamaya ve slogan atmaya başlayan grup ardından Madımak Oteli önünde slogan atmaya devam etti. Grup içerisinden birileri Madımak Oteli önündeki araçları ateşe verdi ve oteli taşladı. Madımak oteli tutuşturulan perdeler ve alt katta bulunan eşyalarla birlikte yakıldı. Otele sığınmış olan kişilerden, aralarında Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Metin Altıok ve Hasret Gültekin’in de bulunduğu 35 kişi yanarak veya dumandan boğularak hayatını kaybetti. Aralarında Aziz Nesin’in de bulunduğu 51 kişi de olaylardan ağır yaralarla kurtuldu.

Ve o tarihten sonra Aleviler veya sol düşünce sağcılara ya da İslamcılara “bizi katlettiniz” suçlamasında bulundu. Halen de bu yanlış inanış devam ediyor, tıpkı İzmir Menemen’de sarhoşlar tarafından katledilen Kubilay gibi…

Tarihler 2004 yılını gösterdiğindeyse Türkiye’de çok farklı olayların, çok farklı gruplar tarafından “kışkırtma” amacıyla yapmış olabileceği şüpheleri kendisini gösterdi. Nokta Dergisi’nin ortaya koyduğu “Darbe Günlükleri” sonrasında gelecek belgelerin de habercisiydi aynı zamanda.

Ve derken İstanbul Ümraniye’de bir gecekonduda bulunan silah ve mühimmatlar da yerden fışkıracak diğer silah ve mühimmatların habercisiydi.

Çok uzun yıllardır ülke genelinde “derin devlet”in varlığı biliniyor, kirli ellerin bazı olayları körüklediği, kaşıdığı, kurguladığı, hatta bizzat yönettiği tahminleri yürütülüyordu.

Devlet adına terör örgütü kuranlar, devlet adına katilleri besleyip büyütenler Susurluk kazasıyla fena yakalanmıştı.

***

Yıllarca Aleviler Sünnilere suçlamalarda bulundu, Sünniler de Alevilere…

Her ikisi de yanlıştı, her iki kesim de “kendisine söylenenin yanlış” olduğunu biliyordu ama aynı yanlışın karşı taraf için de olacağını hesap etmekten kaçınıyordu.

Hiç kimse “Yahu Madımak yangınının kime ne faydası vardı?” diye sormadı. Veya katliam sonrası kimlerin ekmeğine yağ sürüldü, kimler mağdur edildi, kimler hayatını boş yere kaybetti diye de sorulmadı.

Belki de bundaki esas sebep, yangını çıkarttığı için suçlananlarla, Aziz Nesin ve diğer 50 kişiyi yangından kurtaranların bir türlü gün yüzüne çıkarılmamış olmasındandı…

Sanatçı Arif Sağ bunun en canlı tanıklarından birisiydi. Sağ kesimi ve özellikle Büyük Birlik Partisi’ne mensup kişilerin yangın çıkardığını söyleyenlere karşın, Aziz Nesin ve 50 kişiyi otelden çok güç koşullarda kurtaranların da yine Büyük Birlik Partisi’ne mensup kişiler olduğu biliniyor.

O zaman ortada bir yanlışlık var, gerçekleri gizleme, suçu birilerinin üstüne atma gibi…

Ergenekon, Kafes eylem planı, irticayla mücadele eylem planı, Ergenekon’la PKK’nın dirsek temasında olduğu iddiaları, ortaya çıkan dudak uçuklatan belgeler, insanı şok eden iddialar, savunmalar, suçlamalar…

Bütün hepsini yan yana getirdiğinizde 1980 öncesi olduğu gibi 1980 sonrasından bugüne kadar gelen birçok olayın da “aslında suçlananlarca” değil, “kurgulananlarca” işlendiği gerçeğiyle yüzleşmemizi sağlıyor.

Birileri ortalığı karıştırmak için her türlü pisliği yapmakta hiç tereddüt etmiyor, birileri bu oyunu yutuyor, birleri bu oyun nedeniyle bir birine düşman oluyor ve insanlar huzur yerine huzursuzlukla hayatını idame ettirmeye çalışıyor.

Ergenekon gözümüzü açtı aslında…

İrticayla eylem planı, darbe günlükleri, ıslak imza tartışmaları, 367 saçmalığı, hatta katsayı kararı ve tabi ki kafes eylem planı…

Bütün bunlar “doğru bildiklerimizin” aslında yanlış olduğunu, “yanlış bildiklerimizin” de doğru olabileceği fikrini güçlendirmeye başladı.

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Ali Balkız da “uyananlardan”. Balkız, yıllardır kanayan yara haline gelen Sivas olayları hakkında ilginç sorular ortaya attı. Madımak’la ilgili yargılamalar boyunca gündeme getirdikleri bu sorulara cevap alamadıklarını ifade eden Balkız, “Biraz üzerine gidilse bu işin arkasında belki Susurluk çıkacaktır, belki Ergenekon çıkacaktır.” dedi.

Dün Zaman Gazetesinde yer alan habere göre Balkız, bu soruları şöyle sıralamıştı: “Oraya bir gün önceden kaldırım taşı yığanlar kimlerdi? Paşa Camii’nde Amerikan bayrağını açanlar kimlerdi? Tugay neden iki adımlık yoldan saatlerce aşağı inmedi? Askerler olay yerine 20 metre yakına kadar gelip ellerini bağlayıp baktı, sonra çekti gitti. Sivas’ın tüm yerel gazetelerinde ‘Müslümanlar’ imzasıyla ilginç bir bildiri yayımlandı, kimdi bunlar?”

Sahi kimdi?
Naif Karabatak
8 Aralık 2009

5 Aralık 2009 Cumartesi

Ey Altaylı, bu vahşet kimin sorunu?

Geçen hafta Adıyaman’da yürekleri burkan, insanı insanlığından utandıran vahşi bir cinayet haberiyle sarsıldık. Bir dede ve bir babanın karıştığı iddia edilen, kendi öz çocuklarının vahşice katledilip, evlerinin bahçesindeki kümese gömdükleri ortaya çıkmış, dede ve baba tutuklanmış, talihsiz genç kız ise toprağa verilmişti.

Henüz neden olduğunu bilmiyoruz ama hiçbir nedenin de böyle bir cinayeti aklamayacağını çok iyi biliyoruz…

Yaygın basın elbette ki hemen yaftayı yapıştırdı; “töre cinayeti” veya “namus cinayeti” diye. Onlara göre hâkime, savcıya, avukata da gerek yoktu. Ölen 16 yaşında kızdı, öldürdüğü iddia edilenlerse Güneydoğu’luydu, bir başka deyişle de Kürt’tü o zaman kesin töre cinayetiydi. Ne güzel, ne kadar kolay gördünüz mü?

Her gün köşesinde “Ne Zaman Adam Oluruz?” diye kendince önemli eksikliklerimizi gündeme getiren Haber Türk Gazetesi’nden Fatih Altaylı da konuyu gündemine almış ama “Ne Zaman Adam Oluruz?”u yeniden sorgulayacak bir yazıyla…

Altaylı; “Ey DTP, bu vahşet Kürt coğrafyasının sorunu değil mi?” diye attığı başlıkla bölücülük yaptığının farkında değil veya bilinçli yapıyor.

Adıyaman, Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içerisinde yer alan şirin bir kentimiz. Burayı “Kürt” ya da “Türk” coğrafyası şeklinde lanse etmek, burada yaşayan herkese hakarettir.

Çünkü Adıyaman’da Kürt vatandaşlarımız da, Türk vatandaşlarımız da yaşıyor. DTP’yi muhatap alıp, “Ey DTP..” diye hitap edilecek bir kent de değil Adıyaman. Çünkü DTP’nin en iddiasız illerinin başında Adıyaman gelir. Bu nedenle de, Hitap ettiği parti ve bölgeyi belli bir kimliğe büründürme gayreti, Altaylı’yı fena yakalıyor. En azından Adıyaman’ı tanımadığı, bölgeyi iyi bilmediği ortaya çıkıyor ki, bu da yaygın basının başında bulunan birisi için eksikliktir.

Gelelim Altaylı’nın yazısından bazı bölümlere…

“Adıyaman'da bir genç kız, dedesi ve babası tarafından vahşice katledilmiş. Domuz bağıyla bağlayıp öldürmüşler, gömmüşler, üzerine beton dökmüşler.”

“Vahşetin nedeni de ortaya çıkmış. Genç kız ‘bir erkekle konuştu diye’ öldürülmüş.”

“Sorunun muhatabı, Demokratik Toplum Partisi.”

“Bu gibi vahşi cinayetler genelde sizin ‘Kürt coğrafyası’ diye tanımladığınız bölgede işleniyor. Coğrafyanızın bu sorununu, siz sorun olarak görmüyor musunuz?”

Altaylı’nın yazısı, pardon saçmalığı böyle…

Buradaki birkaç doğrudan birisi cinayeti işlediği iddia edilenlerin Kürt olması. Bir diğeriyse cinayetin vahşice olduğudur.

Yazımdan benim Kürt olduğum hissine kapılacağını bildiğimden, öncelikle Türk olduğumu belirtmek istiyorum.

Ve geliyorum mantık hatalarına…

İnsanların hangi ırktan, hangi kültürden, hangi dinden, hangi bölgeden olmasının hiçbir önemi olmadığına inananlardanım. Bana göre kıstas, ne kadar adam olduğuyla direkt alakalıdır. Ne kadar insan, ne kadar kendisine, çevresine, ülkesine, milletine faydalı ben onun hesabının yapılmasını isteyenlerdenim.

Bir insanın Türk olması ona bir özellik kazandırmayacağı gibi, Kürt olması da eksiklik değildir. Ne kadar insandır, ne kadar adamdır ona bakmak lazım.

Bu coğrafyada, yani Güneydoğu ve Doğu’da “töre cinayeti” işlendiği doğrudur, belki “namus cinayeti” de meydana gelmektedir.

Ama bu bölge dışı “süt liman” mı diye sormak lazım…

Hiçbir suçu olmayan Münevver Karabulut, tam da Fatih Altaylı gibilerin özlemini kurduğu Etiler’deydi…

Cem Garipoğlu Kürt değildi…

Altaylı’nın tabiriyle “Kürt coğrafyası”nda da yaşamıyordu.

Ama Türkiye’nin en insanlık dışı cinayeti orada işlenmişti…

Geçtiğimiz günlerde Adana’da boğazı kesilen genç kızımız da, genç kızı öldüren de Kürt değildi…

33 askerin şehit edildiği olayda “şüpheli” görülenler de Kürt değildi…

Doğu ve Güneydoğu’da “faili meçhul”e giden on binlerce masum insanımızın da “Kürtler” tarafından öldürülmediği artık gün gibi açık…

Kundaktaki bebeği katledenlerin de Silivri’de hasta olma derdinde olduğu biliniyor…

Sadece bunlar mı, milleti kafese almak isteyenlerin, İrtica eylem planı yapanların, bu ülkede başbakan asan şerefsizlerin de Kürt olmadığı biliniyor…

Bu ülkede 12 Eylül darbecileri de, 28 Şubatçı şerefsizler de Kürt değildi bildiğim kadarıyla…

Demek ki, bir insanın Kürt olup olması, Türk olup olması bir önem taşımıyordu, adam olması önem taşıyordu ve adam olmayanlar da vahşi cinayetlerine devam ediyordu, edecekte…

Tarih boyunca bu böyle olmuştur ve tarih boyunca aşağılık cinayetleri işleyenlerin etnik kimliği, dini önemli olmamış, ne kadar zalim olduğu vurgulanmıştır.

Ve gelelim Fatih Altaylı’ya…

Onun gibi yapalım ve “Ne zaman adam oluruz” diye soralım ve cevabını da verelim; “İnsanları ırkına, dinine, bölgesine göre önyargıyla değerlendirmediğimiz zaman…”
Naif Karabatak
5 Aralık 2009

2 Aralık 2009 Çarşamba

“Hani Lan Senin Şapkan?”

Daha önce de bu hikayeyi anlatmıştım ama bir kez daha “n’olur anlat” türü bir gündem belirdiğinden yeniden anlatacağım. Hani kaç gündür, “Danıştay hukuku ihlal etmiş, yetkisini aşmış, dün böyle demiş, şimdi şöyle demiş, hukuku zorlamış, yargı darbesi yapmış, miş miş de miş miş..” bütün bu ve benzer “sert” veya “yumuşak” sözleri duymaktan hepimize gına geldi ya…

Ortada bir hukuksuzluk var mı, var! Ama olağandışı bir durum değil ki…

Yoksa siz hala annenizin margarinini mi, pardon “Türkiye’nin demokrasiyle yönetildiğini mi” sanıyorsunuz, güldürmeyin Allah aşkına…

Siz Anayasa’da yazdığı gibi Türkiye’nin “Demokratik, Laik ve Sosyal bir hukuk devleti” olduğuna kaç gram inandınız veya inanmanız için “hukukun güzelliğini” gösteren kaç dava görebildiniz?

Biz padişahların torunlarıyız, “devletlû” ne derse o olur.

Bu devletlûnun aslında devletlû olup olmadığı tartışılsa da bir şey değişmez. Hazretleri “ben devletlûyum” diyorsa “yalan!” diyecek halimiz yok ya…

Bir gün “doğru” dediğine, bir gün sonra “yanlış” deme hakkını elinde bulundurur. Bunun yasada yazması gerekmez, “ben yaptım oldu” gibi değiştirilmesi dahi teklif edilemez “sihirli” maddelerimizi tozlu raflarda saklarız, gerektiğinde gözünün içine sokarız.

Üstüne ne olduğu belirsiz kırmızı, mavi, sarı, mor, eflatun, hatta Çingene Pembesi gizli kitaplarımız var. O kadar gizli ki, 70 milyon değil, üç-beş kişi okuyabilir. Onların okuması da yeterli, çünkü onlar hancı, biz yolcu. Onlar bu memleketin gerçek sahibi, biz kiracı…

***
İyisi mi durumumuza uygun hikâyeyi sizlerle paylaşayım. Gerçekte aslanların hayvanlar üzerinde nasıl bir sultası olduğu bilinmez ama sonuçta aslanın ormanlar kralı olduğuna inanılmış bir kere. O zaman biz de “Ormanların Kralı Aslan” deriz, başımıza bela almayız. Hani nerden kral olmuş onu da bilmiyoruz, bunun seçimi var mı, atanmış mı, darbe mi yapmış, e-muhtıra mı yayınlanmış, bunu yaparken cüppe giymiş mi, giymemiş mi ne bilelim?!

***

Bir ormanda Aslan Kral ve yardımcıları olan kurt, tilki ve çakal uzun süredir saltanatlarını sürdürüyorlarmış. Hiç kimsenin bu gidişe “dur!” deme düşüncesi de yokmuş. Hoş nasıl “dur!” desinler ki, Aslan kralın her dediği yardımcıları tarafından anında gerçekleştiriliyormuş. Yediği önünde, yemediği ardındaymış.

Gel zaman git zaman derken ormanda AB kriterleri yokmuş ama kendilerinin de bir hakkı olduğuna inanan bazı hayvanlar bu duruma itiraz etmeye ve kendilerine haksızlık yapıldığını mırıldanmaya başlamışlar.

Hainler(!) kendileri mırıldandığı yetmiyormuş gibi arada bir fili ve ayıyı da kışkırtıyorlarmış.

Tilki düşünmüş taşınmış, biraz da kaşınmış ve sonunda krala bir öneri getirmiş; “ Yüce kralım, bu böyle olmayacak. Bu hayvanlar demokrasi ister oldular. İyisi mi zayıf hayvanlardan bazılarının yapması imkânsız yasaklar getirelim. Sonrada o yapamayan hayvanı yapmadığı için tüm halkın önünde güzelce bir cezalandırıp, eşek sudan gelene kadar dövelim. Öteki hayvanlarda sıra kendilerine gelecek diye korkularından ödleri şeylerine karışır, bir köşeye sinerler ve düzeni sağlarız. Bu sindirme politikası işimize yarar” demiş.

Ayrıntılara geçmiş bütün kurnazlığıyla tilki; “Bu iş içinde en zayıflardan tavşan uzun kulaklı olduğu için şapka giyemez. Herkese şapka giymek mecburiyeti getirelim. Sonrada tüm hayvanları toplayıp şapka yasası kontrolünden geçirip tavşanı bir güzel döverek bu işi halledelim” demiş.

Kurtla çakalda destek olmuşlar kralda kabul etmiş yasa ilan edilmiş ve herkes şapka giymiş.

Kral tüm hayvanları meydana toplayıp şapkasız tavşanı yakalatmış.

Görevliler, “hani lan senin şapkan?” diye acımasızca dövüp tüm hayvanları dehşetle titretmişler.

O günden sonra ne zaman “adalet istiyoruz”, “bizim de hakkımız var” gibi ayrılıkçı(!) homurtular çıksa derhal tüm hayvanlar meydana toplanıp şapka kontrolünden geçirilir her seferinde tavşanı daha kötü döver olmuşlar.

Hayvancıklarda zamanla zavallı tavşanın haline ağlayarak dağılmaya başlamışlar.

Bir gün kurt krala gelip “yine bir şeyler oluyor hayvanlar filin etrafına toplanmış tavşana yapılan zulümden dolayı isyan etmeyi düşünüyorlar ” demiş ve eklemiş, “ Bu numara bayatladı. Tavşanın kafasına şapkanın uymadığını herkes anladı başka bir yol arayalım. ”

Kral “tedbir nedir?” diye sorunca kurnazlığıyla meşhur tilki girmiş söze; “Herkesi meydana toplayalım. Tavşana git majestelerine sigara alda gel diye görev verelim. Tavşan filtreli alırsa ulan sen nasıl filtreli alırsın diye, filtresiz alırsa vay niye filtresiz aldın diye dövelim” demiş.

Yine tüm hayvanları başka bir bahane ile meydana topladıktan sonra tilki tavşanı çağırıp elindeki parayı uzatarak “git majestelerine sigara alda gel” demiş.

Tavşan anında fırlamış tam ilerideki ağacı döneceği sırada geriye dönüp bağırmış;

-Filtreli mi olsun filtresiz mi?

Kral ve yardımcıları bir birlerine bakışmışlar ve kral ormanı sallayacak şekilde aniden gürlemiş, “Gel ulan buraya” ve eklemiş;

-Hani lan senin şapkan?!
Naif Karabatak
3 Aralık 2009

30 Kasım 2009 Pazartesi

Bu size kapak olsun…

Bayramda tatlı mı tatlı İlayda’nın sağ elini sol elinin ayasına vurarak “oh bu size kapak olsun” türü nispetinin hoşluğuyla geçirdik. Güya “bu size ders olsun” diyerek büyüklerine, akranlarına gönderme yapıyor ama bunu o kadar tatlı söylüyor ve nereden aklına gelmişse, “ders” yerine de “kapak” diyordu.

***

Günlük yazı yazanlar için dört günlük bayram tatili çok uzun olmasa da “bayram dinlemeyen” sinir bozucu gündem, süreyi uzattıkça uzatıyor. Kendi adıma söyleyeyim, bugüne kadar bayram tatilinde “keşke bunu yazsaydım” diye hayıflanacağım yoğun gündemli bir bayram geçirmedim.

Bu bayram hariç...

***

Bayrama girerken “hukuki karar verme yetisinin” olup olmadığı tartışılan Danıştay’ın “herkes eşit olabilir ama meslek liseliler asla” türü “saçma sapan” bir kararını tartışmak zorunda kaldık. Adeta bayramı meslek liselilere zehir eden karar, sohbetlerin de esas konusu oldu ve ne ilginçtir ki, herkes Danıştay’dan farklı düşünüyordu. Oysa Danıştay 8. Dairesi kararı verirken “Türk Milleti Adına” demeyi ihmal etmiyordu. Bizim bilmediğimiz başka “Türk Milleti” de mi vardı?!

Eğer bayramda yazı yazsaydım, o kararın altına imza atanların bırakın hukuk tahsil etmesini, bırakın üniversite, lise, ortaokul, hatta ilkokul tahsilini, okuryazar olup olmadıklarını çok merak ettiğimi söylerdim.

Çünkü bu kararı vermek için ya cahil olmak lazımdı, ya da çok başka kasıtlı fikirler taşımak...

Yoksa Danıştay üyelerinin bu halkı tanımadığını, bu milleti sevmediğini, bu ülkenin ve bu ülkede yaşayan insanlardan hiç hoşlanmadığını düşünmek mümkün değildi.

En azından “bir kısmını sevip, bir kısmından nefret ettiklerini” düşünmek gerekirdi ki, böyle bir şey de kanımca mümkün değil.

O zaman geriye kalıyor “okuryazar” olmadıkları...

Peki bu mümkün mü?

Daha okuryazar bile olamayanların Danıştay gibi bir kurumda ne işi olabilirdi?

Olamazdı...

Eğer bayramda yazı yazsaydım, o zaman bu kararın altında çok daha başka şeylerin aranması gerektiğini söyleyecektim...

Ne garip bir ülkede yaşadığımızdan da bahsedecektim mesela.

Çok değil, daha birkaç yıl önce adaletsizlikte “katsayı YÖK’ün görev alanındadır” diye itirazı reddeden aynı kurumun, bugün adalet sağlamada “herkes eşit değildir” diyerek kendi görev alanında görebiliyor.

Yoksa “bizden YÖK” ile “bizden olmayan YÖK” gibi durumlarda “verilen kararda bize göre” şeklinde mi alınıyor derdim...

Eğer öyle de değilse ya o zaman göremiyorlardı, ya bu zaman...

Yani ikisinden birinde görme veya algılama veya yorumlama ya da düşünmek bile istemem ama kasıt vardı.

Ya o karar yanlıştı, ya bu karar...

İkisi de doğru olamayacağına göre ve iki karar da bir birinin zıttı, bir birine ters, bir birinin aksi olduğuna göre Danıştay’ın “hukuki karar verme” durumunun çoktan ortadan kalktığını da söyleyerek, “artık böyle bir kuruma ihtiyaç kalmadığını” söyleyerek, bir an önce lağvedilmesinin millet menfaatine olduğunu söylerdim...

Ne güzel olurdu...

***

Gerçekten ben bayramda yazı yazsaydım, “neye hizmet ettiği” pek anlaşılmayan bazı “gereksiz” kurum veya kuruluşların “herkes eşit değildir” gibi saçma bir karara destek vermesine hiç ama hiç şaşırmadığımı da söylerdim...

***

Eğer bayramda yazı yazsaydım, “kurbanlık hayvanlara şefkatle” yaklaşılmasını şiddetle isteyen emirlere rağmen, ibadet maksadıyla kesilecek bir kurbanda, kendi beceriksizliğinin hırsını, canlı bir hayvanın ayağını keserek alan Şanlıurfalı kasabın insan olup olmadığını merak ettiğimi de söyleyecektim...

***

Eğer bayramda yazı yazsaydım, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ile MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “ikiz kardeş” olup olmadığını o kadar çok merak ettiğimi, hangisinin milliyetçi, hangisinin sosyal, hangisinin demokrat, hangisinin solcu olduğunu karıştırdığımı da söyleyecektim...

Ve eğer yazı yazsaydım, vatan hainliğiyle, vatanseverliğin ölçme ve değerlendirme yetkisinin bu ikiz liderde olup olmadığını, onların ölçülerine girmeyen herkesin vatan haini olarak tutuklanmasının gerekip gerekmediğini de soracaktım.

Ve o zaman şunu diyecektim; Aman, aman ben sizin ölçünüze göre vatansever olmak istemiyorum...

Varsın sizin olsun, ben adam gibi sevmek nasılmış çok iyi biliyorum...

Ve son olarak da şunu soracaktım, MHP ne zaman CHP’yle aynı çatı altında siyaset yapacak, bu şekilde kafamız karışıyor...

Ne yaparsın, bayramda gazete çıkmayınca bütün bunları yazamadım...

Ama bu size kapak(!) olsun, kimin neye hizmet ettiğini öğrenin…

Naif Karabatak
1 Aralık 2009

24 Kasım 2009 Salı

Siz iyisi mi hıyar ekin!

Çok eski zamanlarda, çok eski devirlerde, çok da bilinmeyen bir yerde değil, hemen yanı başımızda Adıyaman’da bir tarladayız.

Bekir Efendi her zamanki gibi Hasan ağanın tarlasına hıyar ekmekle, tarlanın bakımını yapmakla meşguldür.

İşte böylesine yoğun olduğu bir zamanda iki köylü, tarlanın yanından geçerken selam verirler.

Onlar selamı vermeye, Bekir efendi selamı almaya dursun, azıcık da olsa Bekir efendiyi sizlere tanıtmaya çalışayım.

***

Bekir Efendi, dünyaya gözlerini açtığında Hasan ağanın yanında barındıklarını anlamış ve o günden bu yana da Hasan ağanın tarlasında, çoğunlukla hıyar ekmekle görevli bir memleket insanıdır.

Anlatılanlara göre Bekir efendinin babası da, onun babası da Hasan ağanın ve Hasan ağanın babasının yanında yetişmiş, onun tarlasında çalışmış, onun verdiği yiyeceklerle geçimini sağlayan insanlarmış.

Bekir Efendi, çocukluğundan itibaren, yani eli kazma kürek tuttuğundan, hatta eliyle toprağı avuçlayabildiği zamandan itibaren Hasan ağanın tarlasında “hıyar” ekmeyle zaman geçirirmiş.

Bu iş için ne ücret aldığını merak edenler için de yardımcı olalım; karın tokluğu, yatacağı yer ve birkaç yılda bir de pek de çeşidi olmayan şalvar, gömlek(o zaman işlik), bir yelek ve bir ceket, tabi ki iç çamaşır olarak don, fanila ve ayağına geçireceği bir çift yemeni. Ha bunların çoğunluğu zaten Hasan ağanın ve adamlarının eskileriydi. Yok yani bir de yenilerini mi alacaktı?!

Sadece bunlar değil tabii ki, Bekir efendi 30’una geldiğinde yine tarlasında çalışan Ayşe’yle evlenmesi de Hasan ağanın bir hediyesiydi…

Bekir efendinin yaşı yetmiş ama işi bitmemiş gibi tarlada hıyar eker, akşamları çoluk çocuğuyla yine Hasan efendinin arazileri üzerinde kurulu toprak evinde ikamet ederdi.

Adıyaman’ın dışını görmemiş olan Bekir efendinin bütün dünyası, bütün bildiği, aslında kavrayabildiği Hasan ağanın tarlaları, buğdayları, arpaları, tütünleri, sebzeleri, meyveleriydi ama illa da hıyarları.. çünkü hıyar ekmeyle görevli olan kendisiydi.

Sanmayın ki Bekir Efendi askerlik yapmış olsun. Bir kere Hasan ağanın yanında çalışan hiç kimse askerlik yapmadığı gibi, onun bölgesinden suçlu almak bile mümkün değildi. Öyle anlı, öyle şanlı ve öyle korkulan bir adamın yanında çalışan kendi halinde Bekir efendiyi kim alıp askere gönderecekti?! (Hasan ağayı bir başka hikâyede anlatacağım)

İşi gibi huyu suyu da çok temizdi Bekir efendinin. Hasan ağanın veya bir başkasının demesine gerek kalmadan işini yapardı. Hoş zaten başka bir işi yok, kaytarmasını gerektiren bir uğraşı da yoktu.

Sizlere Bekir efendiyi kısaca tanıtayım dedim ama birazcık uzun oldu. Biz dönelim Bekir efendi tarlada çalışırken selam veren köylülerle muhabbetine…

***

-Selamünaleyküm Bekir efendi.

-Ve aleykümselam Mıllaların Hasan’ı.

-Selamünaleyküm Bekir efendi.

-Ve aleykümselam Ortakların Cafer’i.

-Selamünaleyküm Bekir efendi.

-Yahu biriniz selam verdiniz yeter işte, hele gelin şöyle yanıma. Hepinize merhaba.

-Merhaba.

-Merhaba.

-Merhaba.

-Hayırdır Bekir efendi işin sıkı değil herhalde.

-Yok ya çok sıkı, harıkları bir düzelttim, çapaladım, suyunu verdim, birazdan hıyar çitilerlini ekeceğim.

-İyi Allah kolaylık versin.

-Hayırdır keyfin yok gibi.

-Hiç sorma, artık yolun sonuna geldik galiba.

-Siz kendinize söyleyin, bak Bekir efendiyle ben daha genciz, 18’ine yeni girdik.

-Uffalın da cebime girin köftehorlar. Siz asıl göçüp gidince sorgu sualden haberiniz var mı onu bana deyin.

-Valla ben beş vakit namazımı kılıyorum, orucumu tutuyorum daha ne olsun.

-Sorgu sual zormuş, insan burada bildiğini orada şaşırırmış, Bekir efendi sen ne dersin?

-Vallahi ne desem bilmem ki, ben bu yaşıma kadar Hasan ağaya hıyar ektim. Babam da aynı işi yaptı, dedem de... Öyle ki bütün dünyam burası benim. Sorgu sual de ne sorarlar, neyi sual ederler bilmem ama kendi yanımda her sorulan soruya gerçek cevap vereceğim.

-Vıyşşş! O zaman sen bütün cevapları biliyorsun.

-He ya! Ne sorarlarsa sorsunlar; “Ben Hasan ağanın yanında hıyar ekerdim” der, işi kurtarırım.

-Sen öyle san, onunla ateşten kurtulamazsın.

-Yahu neden olmasın, söyleyin Allah aşkına ben buradan başka bir şey bilmiyorum, zaten başka şansım da yok. Eee, tek bildiğim, tek gördüğüm ve yaşamım boyunca tek sorumlu olduğum şu güzelim hıyarlar değil mi?

-Eee evet!

-Aynen evet!

-Bak gördünüz mü, sizin gördüğünüzü yüce Allah görmeyecek mi, hıyar ekmekten başka bir görev verilmeyen, fırsat sağlanmayan bu aciz kulunun “Ben Hasan ağaya hıyar ektim” sözünü cevap olarak kabul etmeyecek mi?

Ortakların Cafer’i ile Mıllaların Hasan’ı yerinde doğrulup, “Bize müsaade Bekir efendi, sohbetine doyum olmaz ama biz Hasan ağaya hıyar ekmediğimizden dersimize çalışmamız gerek”, diyerek camiye doğru yönelirler…

Görüşmek üzere hoşça kalın, benim hıyar ekmekten başka dünyaları da olan canım okurlarım…
Cenk Gülen
24 Kasım 2009